< FOTOSENTEZ - Blogcu




Kürt Sorununda ‘Tarihsel Fırsat’ Ne Anlama Geliyor? - Merdan Yanardağ

Son günlerde Kürt sorunun çözümüne ilişkin “tarihsel bir fırsatın yakalandığı” şeklinde bir efsane dolaşıyor medya mahfillerinde. Hararetli bir tartışma yürüyor. Ancak parametreleri ve tarafları belli olmayan soyut ve ‘tuhaf’ bir tartışma bu.

Tuhaf çünkü, ister istemez insanın aklına hemen bir dizi soru geliyor. Örneğin, ne oldu da Türkiye bu kadim sorunun çözümü için “tarihsel bir fırsatın” eşiğine geldi? Ne değişti? Kamuoyu mu hazırlandı? Sürekli kışkırtılan hâkim ulus milliyetçiliği geri mi çekiliyor? Siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel ve hukuki boyutları olan çok katlı bir “çözüm” projesi mi hazırlanıyor? Türkiye Kürtlerinin siyasal temsilcileriyle gizli bir diplomasi mi yürütüldü de ülke böyle bir “tarihisel fırsatın” eşiğine geldi? Ilımlı İslam projesi rafa mı kaldırıldı? Demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesi yönünde kapsamlı bir “reform” paketi hazırlandı da bizim mi haberimiz olmadı? Evet, gerçekten ne oldu?

Bu sorular daha da çoğaltılabilir ama gerek yok. Çünkü yukarıdaki sorulara “evet” yanıtını vermemizi gerektirecek somut hiçbir gelişme olmadı. Ve öyle anlaşılıyor ki ortada başka bir hesap var.

Ama bu “hesabı” irdelemeden önce, isterseniz söz konusu tartışmanın nasıl başladığını kısaca hatırlayalım.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, son dönemde moda olduğu üzere Mayıs ayı başındaki bir yurtdışı gezisinde gazetecilere Kürt sorununun çözümü konusunda “iyi şeyler” olacağından söz etmiş, “tarihi bir fırsatın yakalandığı” ve bunun kaçırılmaması gerektiğini ileri sürmüştü.

Gül’ün bu sözlerinden sonra konu Türkiye gündemin hızla üst sırasına oturdu ve yoğun bir tartışma başladı.

Hemen hemen aynı günlerde gazeteci Hasan Cemal, Kandil dağına giderek PKK liderlerinden Murat Karayılan ile bir röportaj yaptı ve Milliyet gazetesinde dizi olarak yayımladı. Karayılan’ın, henüz üzerinde çalışılmamış da olsa PKK’nin çözüm önerilerini sunduğu bu söyleşiden sonra tartışma daha da yoğunlaşarak devam etti.

Gül, yine bir yurtdışı gezisinde (Kırgızistan) konuya ilişkin yaklaşımını biraz daha açarak, daha önceki sözlerinin ayaküstü söylenmediği yolunda bir izlenimi yarattı. Hatta Gül, Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te bir uyarıda da bulunarak “zaman yitirilmemesi” gerektiğini söyledi. Gül’ün sözleri şöyleydi: 
 
“Ne kadar vakit geçirilirse, o kadar çok problem üstüne problem yüklenir. Herkese görev düşüyor. Medyaya, aydınlara, bilim adamlarına görev düşüyor. Tabii ki, iktidar başta olmak üzere siyasi partilerin liderlerine görevler düşüyor. Gördüğüm kadarıyla Türkiye böyle bir çalışma ortamı içinde.” (Milliyet, 28 Mayıs 2009)

Gül, üzerine görev düşen aktörler arasında Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) ismini de sayıyordu. Bu yeni ve üzerinde dikkatle durulmasını gerektiren bir durumdu.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ise, “ne hazırlıyorsanız bilelim” diye iktidara sesleniyor ve “üzerlerine düşen bir sorumluluk varsa yerine getirmek için” Gül ya da hükümetten bir açıklama beklediğini söylüyordu. Baykal, “eğer silah bırakılırsa, genel af dâhil bir dizi önlem düşünülebilir” diyordu. Ancak Baykal’ın bütün ısrarlı sorularına karşın AKP iktidarından herhangi bir açıklama gelmiyordu.

İşte bu kadar, daha fazlası yok. Gül “tarihsel bir fırsatın yakalandığını” söylediği için, başkaca bir veri aramadan bizim de buna inanmamız ve üzerimize düşeni yapmamız isteniyor.

Şimdi duruma, ulusal ve uluslararası planda yaşanan bir dizi gelişmeyi de analiz ederek, maddeler halinde biraz daha yakından bakalım.

  1. Irak’tan çekilme hazırlığı yapan ABD, ortaya çıkacak boşluğu Türkiye’nin katkısıyla doldurmayı ve bu yolla Irak üzerindeki kontrolünü işgal sonrasında da sürdürmeyi hedefliyor. Dikkatli bir gözle bakıldığında, yeni ABD yönetiminin bu görüşünü açıkça ifade ettiği görülüyor. Ancak, bu planın uygulanması için Türkiye’nin Kürt sorununu “bir şekilde” çözmesi, Irak hükümeti ve Irak Kürdistan’ı Yönetimi ile işbirliği yapabilmesi için uygun koşulların yaratılması gerekiyor.

 

  1. Bu çözümün, Türkiye’nin bazı “hassasiyetlerini” de gözetmekle birlikte, Bölge ve Türkiye üzerindeki ABD kontrolünü de sarsmadan geliştirilmesi amaçlanıyor. Örneğin, Türkiye’deki siyasal dengeleri değiştirmeden, kontrolsüz bir “demokratikleşme” dalgası yaratmadan, Irak’ta “istikrar”ı koruyarak ve nihayet İsrail’i zor durumda bırakmayacak bir çözümün üretilmesi tasarlanıyor.

 

  1. Öyle anlaşılıyor ki Türkiye, Amerikancı ve Barzanici bir çözüm için stratejik bir planlama hazırlığıyla karşı karşıya. AKP, ABD Hükümeti, Irak Merkezi Yönetimi ve Kuzey Irak Kürt Yönetimi arasında yapılacak işbirliğiyle yaşama geçirilecek bir proje gündemdedir.

 

  1. Ancak, Türkiye’de Kürt sorununun çözümünde iki temel/ana taraftan biri olan PKK bu sürecin dışında tutulmak istenmektedir. Çünkü PKK’nin kitle tabanını denetleyen ve yönlendiren sivil örgütlenmelerine yönelik yaygın bir polis operasyonu iki aydır sürdürülmektedir. Aralarında DTP’nin üç genel başkan yardımcısının ve bir dizi legal örgütün yöneticilerinin de bulunduğu yüzü aşkın Kürt politikacı tutuklanmış ya da gözaltına alınmıştır. AKP yöneticileri bu operasyonların amacını “DTP’yi PKK’dan kurtarmak” diye açıklamıştır. İşte planı deşifre eden kilit söz bu açıklamadır.

 

  1. Ne denirse densin, hangi sıfatla anılırsa anılsın PKK Türkiye Kürtlerinin tartışmasız siyasal temsilcisidir. Realite budur. Son yerel seçimlerde AKP’yi bölgede yenilgiye uğratmıştır. Aslında bu durumu Türkiye’yi yönetenler de, ABD de bilmektedir. Dolayısıyla PKK’nin Türkiye Kürtleri üzerindeki etkinliği kırılmadan, kitle bağları kesilmeden ve kendileriyle işbirliğine yatkın yerel bir güç oluşturulmadan planlanan çözümün hayata geçirilmesi imkânsızdır.

 

  1. Bugünkü programı ve görüşleri ne olursa olsun, PKK sosyalist bir kültürden gelen, Kürt yoksullarına yaslanan, geleneksel aşiret düzeninin dışında gelişmiş, başlangıçta Kürt aristokratlarına ve burjuvazisine dayanmayan bir örgütsel yapılanmaya sahiptir. Modern, aydınlanmacı ve laik bir çizgi izlemektedir. Kürt kadınlarını özgürleştirmiştir. Bölgedeki feodal yapı üzerinde fiilen çözücü bir etki yaratmıştır. Örneğin, orta ve alt kademeden farklı olarak PKK üst düzey yöneticilerinin neredeyse tamamı Türkiye sosyalist hareketinden gelmektedir. Bu yöneticilerin hiçbiri bölgenin güçlü aşiretlerine ve ailelerine mensup değildir. İsimleri PKK’yle birlikte duyulmuştur. Harekete katılan Kürt aristokratları ve burjuva kökenli kadroları daha çok yan ya da legal örgütlenmeler içinde değerlendirilmektedir. Bu olgu önemlidir. Ayrıca PKK sadece Türkiye’de değil, İran’da, Suriye’de ve Irak’ta da örgütlüdür. Başta Avrupa ülkelerinde olmak üzere güçlü bir diaspora oluşturmuştur. Ortadoğu’da, saydığım bütün bu özelliklere sahip PKK’den başka bir Kürt örgütü yoktur.

 

  1. Bu yapısıyla PKK, Kürt burjuvazisini, feodalitesini ve bölgede hayli güçlü olan İslamcı yapılanmaları (Hizbullah, Fethullahçılar, diğer tarikat ve cemaatler) geçirdiği bütün değişime karşın ürkütmektedir. Dolayısıyla, bugüne kadar rakiplerini siyasal şiddet de kullanarak etkisizleştiren PKK’nin Kürt nüfusu üzerinde kurduğu hâkimiyet kırılmadan, tasarlanan çözümün gerçekleştirilmesi mümkün değildir.

 

  1. Bu hâkimiyeti kırmanın yollarından biri, yeniden İslamcıları güçlendirmekten, örneğin bölgede Fethullah Gülen örgütlenmesinin önünü açmaktan geçmektedir. Polis operasyonlarının genellikle bölgedeki İslamcı örgütlenmeyi karşılayacak alanlarda çalışan kadrolara yönelmesinin nedeni budur.

 

  1. Diğer bir yol da PKK ile DTP’nin irtibatı koparmak, geleneksel Kürt aristokratlarını ve burjuvazisini öne çıkarmaktır. Öyle anlaşılmaktadır ki bu arındırma, yani “DTP’yi PKK’dan kurtarma” operasyonu tamamlandığı taktirde, Türkiye’yi yönetenler sorunun çözümünde DTP’yi muhatap almaya hazırlanmaktadır. DTP’nin kapatılma davasının bir tür sönümlemeye bırakılmasının anlamı budur diye düşünüyorum. Bu nedenle olsa gerek, Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odası Başkanı Galip Ensarioğlu, 28 Mayıs 2009 günü yaptığı açıklamada A. Gül’ün çıkışını desteklediğini ilan etti ve “tarihsel fırsatın kaçırılmaması” gerektiğini söyleyerek bütün “sivil toplum” örgütlerine çağırı yaptı.

 

  1. Daha önce PKK lideri Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu, Murat Karayılan’ın da küçük farklarla Hasan Cemal’e tekrarladığı çözüm önerileri ve/veya zeminin, PKK’siz bir ortamda ve üretilen yeni muhataplarla görüşülmek üzere Türkiye’yi yönetenler tarafından kabul edildiği yönünde işaretler vardır.

 

  1. PKK de bu gelişmeyi çok önce görmüş ve A. Öcalan’ın yakalanmasından sonra örgütün başlangıç/çıkış ilkelerinde önemli değişiklikler yaparak, kuruluş programını geri çekmiştir. Dolayısıyla zaman içinde PKK’nin sınıfsal dokusu silikleşmiş, toplumsal talepleri geri çekilmiş ve ulusal karakteri daha belirgin hale gelmiştir. Bu gelişme, bölgenin geleneksel egemen sınıflarından gelen bir kesimin PKK’nin periferisindeki örgütlerde yer almasını sağlamıştır.

 

  1. PKK, çizgisinde yaptığı önemli değişiklikle Türkiye’den ayrılmak istemediğini, birlikten ve üniter devletten yana olduğunu, “Türkiyelilik” tanımını benimsediğini, hatta Kemalizm’i bile kültürel bir üst anlayış, ortak ve birleştirici bir görüş olarak benimseyebileceğini açıklamıştır. Yerel yönetim yasasında yapılacak bir değişiklik ile kısmi ve kültürel bir özerkliğe “evet” diyeceklerini, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasakların kaldırılmasının yeterli olacağını defalarca açıklamıştır. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş paradigmasını çözme potansiyeline sahip muhaliflerine karşı imha etme, olmazsa diz çöktürme ve koşulsuz teslim alma gibi bir devlet geleneği, PKK tarafından sunulan bu yeni çerçevenin 10 yıl boyunca görülmesini önlemiştir.

 

  1.   Ancak ortada bir sorun var. PKK’nin yukarıda saydığım yeni talepleri veya sunduğu çözüm zemini, silahlı mücadeleyi gerektirmeyecek bir niteliğe sahiptir. Bu talepler “siyasal ve demokratik” bir mücadelenin konusudur. PKK bakımından içinde bulunduğu pozisyonun zayıf yanını da bu durum oluşturmaktadır. PKK bu talepler için neden silahlı mücadele verdiğini açıklamakta zorlanmaktadır. Bu durum devleti yönetenler tarafından da görülmüştür.

 

  1. KESK Genel Merkezi’nin de basıldığı son operasyonun Jandarma tarafından yürütülmesi, AKP ile TSK üst yönetimi arasında bu konuda (çözüm planı) bir mutabakat olduğunu göstermektedir. Burada antır parantez belirtmeliyim ki, Abdullah Öcalan’ın avukatları aracılığıyla Fırat Haber Ajansı’na Ergenekon soruşturmasıyla ilgili olarak yaptığı ve Veli Küçük dışındaki generalleri kastederek, “Benimle görüşen paşaları gözaltına alıyorlar. Bana ‘Amerikasız ve Barzanisiz bir çözümde rol alır mısın’ diye sordular” şeklindeki açıklaması, ilginç bir durum olarak not edilmelidir.

Ne yapmalı ya da sol’un tavrı ne olmalı?

PKK’nin dışlanarak, bölgedeki İslamcı yapılanma ve PKK ile irtibatı kesilmiş ya da bu irtibatın en aza indirildiği bir DTP ile “çözüm” arama girişiminin başarı şansı çok azdır. Ama imkânsız değildir. Gel gelelim “bu çözümün” gerici bir karaktere sahip olacağı ve Türkiye’de hak ve özgürlüklerin önünün açılmasıyla, sol’un siyasal ve toplumsal olarak güçlenmesiyle sonuçlanacak “demokratik” bir süreci başlatması imkânsızdır.

Kürt-İslam sentezinden güç alacak, Kuzey Irak’taki ABD işbirlikçisi yönetimi güçlendirecek Amerikancı bir çözüm girişimidir bu.

Sol, Amerikancı ve gerici bu stratejik planlamaya ve çözüm girişimine karşı çıkmalıdır. Hâkim ulus şovenizmini ve milliyetçiliği geriletecek; ılımlı İslam projesini yenilgiye uğratacak, Türkiye’de Soğuk Savaş artığı gerici/ceberut devlet yapılanmasını çözerek sol’un ve işçi sınıfı hareketinin önünü açacak; Türk ve Kürt halkının ve emekçilerinin birliğini ve kardeşliğini güçlendirecek; bölgedeki ve ülkedeki ABD hegemonyasını geriletecek, anti-emperyalist bir çözüm talep edilmelidir. Onurlu ve adil bir çözüm… Bu çözümün PKK’siz gerçekleşmesi mümkün değildir. PKK de böyle bir çözümün siyasal, örgütsel ve psikolojik koşullarını yaratmak için üzerine düşeni yapmalıdır.

Yukarıda ideal çözüme yakın bir çerçeve çizdiğimin farkındayım. İstenen ya da umulan ile gerçekleşecek olan arasında fark bulunacağını (bu farkın büyük de olabileceğini) biliyorum. Ancak, sol bu çerçeveyi koruduğu taktirde, niteliği ne olursa olsun “çözüm” sonrası için güçlü, doğru ve haklı bir pozisyon tutabilir. Bu nedenle sosyalist hareket, enternasyonalist bir yaklaşımla Kürt emekçileriyle ortak zeminleri süratle kurmalı, ortak sınıfsal ve toplumsal talepleri üretmeli ve Kürt sol’u ile uzun süredir kopuk ya da çok zayıf olan bağlarını güçlendirmelidir.   

Sonuç olarak belirtmeliyim ki, kategorik ve tarihsel bakımdan “gerici” de olsa herhangi bir “çözüm”, Türkiye’de siyaset alanını her halükârda genişletecek, sınıfsal örgütlenme ve mücadelenin önünü de görece açacaktır. Sol bu duruma da hazır olmalıdır.



sol.org.tr'den alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/14568.html

Ahmet Altan ya da zalimlerin baladı… - Merdan Yanardağ

“Kırk yaşında.

“Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu, İngilizce biliyor, gazetecilik yapmış, hamamlar üstüne epeyce lirik bir kitap yazmış. (…) Telsizden polise sesleniyor. ‘Ben bugün öleceğim.’

“Ölümü böylesine kararlı şekilde göze almasının nedeni ne? Kendi sözlerine göre, ‘kardeşlik’.

Değişik bir insan portresi bu. Duygularını ve düşüncelerini bizim gibi sıradan insanların kolayca kavrayamayacağı biri.

“Ölmeye ve öldürmeye bu kadar yakın durmasını, gözünü kırpmadan insanları öldürebilmesini, ölüme bu kadar kararlı şekilde gitmesini ve orada yaşanacak facianın dünyaya ‘kardeşlik’ getireceğine inanmasını açıklayabilmek zor.

“Hayatının bir yerinde bilemediğimiz bir kırılma yaşamış ve ‘kitap yazarı’ kendisi de dâhil kimseye acımayan silahlı bir eylemciye dönüşmüş.

“Üstelik, henüz belgeleri ortaya çıkmayan bazı iddialara göre Ergenekon sanıklarıyla da ilişkisi var.”

Yukarıdaki satırlar 28.4.2009 tarihli ve Ahmet Altan’a ait. Yazar ve gazeteci… İstihbaratçı ve “akademisyen” polislerin de köşe yazarlığı yaptığı Taraf gazetesinin kurucu genel yayın yönetmeni.

Konu ettiği kişi ise, 27 Nisan 2009 günü İstanbul Bostancı’da evine baskın yapan polise teslim olmayan ve girdiği çatışma sonucu hayatını kaybeden “Devrimci Karargâh” isimli örgütün yöneticilerinden Orhan Yılmazkaya…

Ahmet Altan için bu olay ve kişi önemli değil aslında. Yaşananlar her fırsatta devrimcilik fikrine saldıran Altan için sadece bir fırsat oluşturuyor.

Bu nedenle yaşanan olayın ötesinde, Ahmet Altan’ın yazdıklarını ve içindeki tuhaf kini artık ele almak gerekiyor. Ahmet Altan çok önemli olduğu için değil, liberalizmin tanrısına secde eden bir kesimin aklından geçenleri pervasızca ifade ettiği için tartışmak gerekiyor.

Orhan Yılmazkaya’nın sözlerini ve olayın gelişimini çarpıtması bir yana, Ahmet Altan insanın bir dava ve inandığı değerler uğruna kendisini feda etmesini anlamadığını söylüyor.

Peki, anlama çabası var mı? Hayır…

Sen anlayamazsın Ahmet Altan…  Sen devrimcilik nedir, devrimciler nasıl insanlardır, kimlere devrimci denir, sosyalizm nasıl bir şeydir anlayamazsın.

Çünkü senin gibilerin hayatı boyunca hiçbir davası olmadı.

Çünkü sen ve senin gibiler hiçbir şey için kendini feda etmeyi düşünmedi.

Sen anlayamazsın Ahmet Altan, bir devrimcinin teslim olmayı reddetmesini, direnmesini, yaşamı tutkuyla sevdiği halde gerektiğinde ölüme gitmesini.

Çünkü sen her zaman egemenlerin, zalimlerin, emperyalistlerin, sermayenin çıkarlarını çok “özgürlükçü” ve çok “demokratik” nedenlerle savundun.

Sen anlayamazsın Ahmet Altan… Çünkü sen hiçbir zaman sosyalist hareketin organik bir parçası olmadın, olamadın…  Ve bu nedenle hep derin bir kompleks içinde yaşadın.

Bireyci ve hedonist olmakla, birey, dahası “toplumsal birey” olmak arasındaki farkı da hiçbir zaman anlamadın.

O nedenle şaşkınsın.

Kırk yaşında, iyi eğitim görmüş, çevirileri olan, kitap yazan, gazetecilik yapan, spesifik bir konu hakkında lirik incelemeleri bulunan bir insanın, ancak hayatının “bir yerlerinde bir kırılma” yaşaması halinde kendisini bir dava uğruna feda edebileceğini sanıyorsun. Böyle sanıyorsun çünkü, tersi kafandaki Freudyen şablona uymuyor. 

Ve bu nedenle dava insanlarıyla her karşılaştığın zaman, durumu kendinden menkul bir anlayışla hep “ruh hastalığı” olarak gördün ve açıkladın.  Başka türlü düşünemezdin. Tahmin etmek hiç zor değil; çünkü gerçekliği anlamaya çalıştığın her durumda kafandaki bütün sistematik çökecekti. Dünyaya bakışını, hazcı hayat anlayışı ve tarzını başka türlü açıklamakta güçlük çekecektin.

Sen 12 Eylül sonrasında da olan biteni anlayamamıştın. Bu nedenle yazdığın romanda (Sudaki İz) bütün devrimcileri birer ruh hastası olarak çizmiştin. Ve bütün bir tarihsel ve sosyolojik süreci hastalıklı bir takım insanların eylemleriyle açıklamaya çalışmıştın. Tıpkı 12 Eylül generalleri ve Amerikan para-psikoloji ekolünden gelen ve askeri hapishanelerde devrimciler üzerinde araştırma yapmaya kalkışan “uzmanlar” gibi…

Devrimcilik seni rahatsız ediyor. Vicdan azabı gibi… Derin bir bilinç, bilimsel bilgi, insanlığa, topluma, dünyaya ve bu ülkeye güçlü bir bağlılık senin uykularını kaçırıyor. Buna inanamıyorsun.

O nedenle, böyle insanları hemen yargılıyor ve mahkûm etmeye çalışıyorsun.  Üstelik bu “yargısız infazı” bir tür liberal “solculuk” adına yaptığını da ima ediyorsun.

Hemen polis istihbaratının yaydığı kirli bilginin üzerine atlıyor ve Bostancı’da öldürülen devrimcinin “Ergenekoncu” olduğunu ilan ediyorsun. Çünkü seni doğruluyor bu kirli bilgi… Ruhundaki huzursuzluğu gideriyor. Devrimcilik her lekelendiğinde rahatlıyorsun.  Senin için devrimcilik Ergenekoncu ya da darbeci olmak anlamına geliyor.

Bu nedenle yönettiğin gazetede Deniz Gezmiş ve bütün bir devrimci kuşağı milliyetçi, hatta ırkçı ve Ergenekoncu ilan ediyorsun.

Şöyle yazıyorsun:

“Girdiği çatışmada ölmeden önce ‘onların izinden gidiyorum’ dediği isimler ise ‘solcu’ olarak tanınan isimler, bir ‘solcu’ neden bir generalin darbe yapabilmesi için çalışan bir örgütle işbirliği yapıp ölür ve öldürür?”

Orhan Yılmazkaya’nın “onların izinden gittiğini” söylediği kişiler Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya… Tıpkı daha önce binlerce devrimcinin, sosyalistin yaptığı gibi… Ama Ahmet Altan hükmünü vermiş; onlar da darbeci zaten… Solculukları ise tırnak içinde, yani tartışmalı… Bostancı’da teslim olmayan devrimci ise darbeci generallerle işbirliği yapıyor. Bu konuda tartışma bile yok!

Elinde hangi kanıt var Ahmet Altan? İnsan aklının ve mantığın sınırlarını zorlayarak nereden varıyorsun bu sonuca? Bostancı’daki olay üzerinden bütün çağların devrimci kuşaklarına, insanlığın vicdanına saldırdığının farkında mısın?

İnsafsızsın Ahmet Altan…

Zalim ve sevgisizsin.

İnandığı değerler ve bir dava için kendini feda edebilen insanların ancak “kandırılmış” olabileceğini düşünüyorsun. Şöyle devam ediyorsun yazına:

“Böyle büyük altüstlerin yaşandığı dönemlerde insanlara ‘bunaltıcı’ gelen hayatın ‘bireysel terörü’ kışkırttığı bilinen bir gerçek (…) Bu tür insanları bulup onları eylemlere sevk etmekte mahir birilerinin, bu ‘ölüme yakın, hayata uzak’ çaresizleri kışkırtmaları kolay kolay bitmeyecek.”

Bilimsel kuşkuculuk ve eleştirel akıldan çok uzaksın. Felsefi anlamda cahil, düz anlamıyla küstahsın Ahmet Altan.

Çünkü hiçbir “kışkırtmanın” ya da “insanları kandırmakta mahir birilerinin” hiçbir çabasının hiçbir zaman hiç kimseyi teslim olmayı reddetmeye ve böyle bir direnişe sevk etmeye yetmeyeceğini bilmiyorsun. Aklın bunu almıyor. Dahası…

Korkaksın Ahmet Altan…

O nedenle Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarını, idam sehpasının önündeki Deniz Gezmişleri ve işkence altındaki İbrahim Kaypakkaya’yı da hiç anlayamayacaksın. Tıpkı Spartaküs’ü ve Şeyh Bedrettin’i anlamadığın gibi…

İşi kolayca bitiriyorsun; bütün olan biteni “insanlara bunaltıcı gelen hayatın bireysel terörü kışkırtması” şeklinde basitçe açıklıyorsun.  Burjuva psikolojisinin tezlerine çok güveniyor ve fakat insanları da aptal sanıyorsun.

Bırak iktisadı, sosyolojiyi ve felsefeyi, basit bir tarih coğrafya bilgisinden bile yoksunsun.

Tarihin işleyiş ve toplumların gelişme yasalarından haberin olmadığı gibi, aktüel olanı da anlamıyor, örneğin küreselleşmeyi enternasyonalizm sanıyorsun.  Kapitalizmi mutlak ve ebedi bir sistem, demokrasiyi sınıflar üstü bir rejim ve insanlığın nihai tecrübesi olarak görüyorsun.

Bunları bilmemek ayıp değil, insan öğrenebilir. Ayrıca herkesin bilmesi de gerekmiyor.

Ama sol’a akıl vermeye çalışman ve devrimcileri hizaya sokmaya kalkışman var ya…

Artık çekilmiyorsun Ahmet Altan.


sol.org.tr'den alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/13769.html

Üniversite öğrencilerinin farkındalıklarının artması lazım

image

1969 yılında Ankara’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladı. Üniversite eğitimi için İstanbul’a geldi ve yerleşti. İ.T.Ü. Elektrik Elektronik Fakültesi Elektrik Bölümü mezunu. 1992 yılında ilk kez İFSAK Fotomaraton’da başlayan heyecan aralıksız devam etti. Engelsiz Yaşam Derneği Karma Sergisi’ne ve Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde Karma Sergiye katıldı. Altan BAL’ın 2006 İstanbul Bienali kapsamında Darphane – i Amire binasında sergilenen O (Bu, Şu, Öteki, Beriki, Şimdiki, Önceki, Sonraki) An’a Adanmış isimli projesinde çalıştı. Aynı yıl sur içinden bir kesiti sunan “NEFES” Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde sergilendi.  Halen inşaat hayatıyla ilgili “ Dikkat inşaat var ! “ ve kendisi için hiç bitmeyecek “Surdibi – içi” projelerini çekmekte, aynı zamanda www.fotoroportaj.org sitesi gönüllü fotografçısı.

Murat Pulat'la fotoğraf üzerine ve yeni açtığı eğitim kurumu üzerine konuştuk....

Röportaj: Özgür Atak



Bugün onlarca fotoğraf eğitim merkezi var. Yenileri de açılıyor. Siz de bir eğitim kurumu açtınız. Nasıl doğdu bu fikir?


Öncelikle, biz henüz daha yolun başındayız bir eğitim kurumu demek şu an için çok iddialı olur. Daha çok fotoğraf, ağırlıklı olarak da belgesel ve fotoröportaj üzerine kafa yoran insanların buluşma noktası olacak, hayatın içinden çoğunlukla görmezden gelinen  hikayelerin paylaşılacağı bir platform olarak niteleyebilirim. Kısacası çok uzun ve yorucu bir çalışmanın daha başındayız. Fikir olarak ortaya çıkması ise  bundan 3-4 yıl önce Altan (Altan Bal) ile yaptığımız bir konuşmaya dayanır. Uzun yıllardır kendimizi hazırladığımızı,  bu işi başarmak adına bir çok zorlu dönemeci atlattığımızı söyleyebilirim.  Ama ilerideki hedef bu oluşumun bizim hayallerimizin de ötesine geçmesi.


Farklı bir şeyler barındıracak mı acaba, kurumunuz?


Barındırmalı  yoksa bu işi yapmak çok da manalı olmaz. Şu an için yaratmayı  düşündüğümüz ilk fark kapsamlı bir fotoğraf kütüphanesini insanlara ücretsiz olarak sunmak. İkinci fark insanların yaşadıkları şehir ne olursa olsun nitelikli  fotoğraf üretimine katkı sağlamak, ki bunun için de çeşitli hazırlıklar yapıyoruz. Fotoğrafla ilgilenen yada anlatacak bir hikayesi olan insanlara, hangi ilde yaşarsa yaşasınlar, kimi zaman biz onlara giderek kimi zaman da biz insanları yeni yerimizde ağırlayarak, seminerler, söyleşiler, sergiler düzenleyerek, bilgi paylaşmak niyetindeyiz. Buranın sadece bizim anlatan olduğumuz bir yer olarak düşünülmesini istemiyoruz karşılıklı etkileşim olmazsa olmazımız. 


Programın kapsamı, içeriği, süresi nedir?

Dediğim gibi şu an emekleme safhasındayız yürümek ve sonra da koşmak için biraz daha zamana ihtiyacımız var. Biz de hala kendimizi eğitiyoruz ama eylül ayı itibariyle bir çok konuyu daha belirginleştireceğimizi umuyorum. Şu an bir şeyler söylemek için erken.


Hangi seviyede eğitim vereceksiniz? Kimler sizin öğrenciniz olabilir?

Bu noktada bir sınırlamamız yok ancak bu işe vakit ayıran, derdi söyleyecek sözü olan ve bunu paylaşmak isteyen herkes bizim sadece öğrencimiz değil aynı zamanda fotoroportaj.org da da söylediğimiz gibi “sınırını niyetin belirlediği oyun alanımızda” oyun arkadaşımız olabilir.


Bugün üniversitelerdeki görsel iletişim ya da benzeri bölümlerdeki eğitimi nasıl buluyorsunuz?


Bugün bu soruya kimse yeterli diyemez ama sorun sadece üniversitelerin yetersiz imkanları, özgür olmamaları vs ile açıklanamaz daha doğrusu üniversitelerin yetiştirilmeye çalışan gençler üzerindeki etkisi bir neden değil sonuç. Üniversite seviyesine taşınmış bu çocukların farkındalıklarında ciddi bir problem var. Doğduğu günden üniversite eğitimine başlayacağı yaşa kadar, yaşadığı topluma  duyarsız, sessiz, bukalemunlaştırılmış bu çocuklar için üniversite sadece hakim ideolojinin kişiliklerine atmaya çalıştığı son imza olarak görülebilir.


Kimlerle çalışmayı planlıyorsunuz?

Daha önce de dediğim gibi sınırı “niyet” çiziyor aslında bir de buna belki “gerekçeyi” eklemek gerek çünkü en az niyet kadar önemli, bu iki koşulu sağlayan herkese kapımız açık.


Kurumsal olarak ortak projeler yada dayanışma konusunda ne düşünüyorsunuz?


Olabildiğince çok nitelikli iş için bu tür birlikteliklere ihtiyaç var, etkileşimin sürekliliği ve gelişim için mutlaka yapılmalı. Sürekli kendi küçük havuzunuzda yüzerek açık denizde yüzme deneyimi elde edemezsiniz.


Kurumunuzun kollektif bir üretimi de olacak mi? Gerek fotografik ürün olarak gerekse de eğitime yönelik döküman vb.


Bu zaten kuruluş amacımız; Birbirimize hikayelerimizi anlatmak istiyoruz.


Kişisel çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Şu an en önemlisi Fotoğraf Merkezini hayata geçirip açmak ama  bununla birlikte Sinema TV yüksek lisansımı da tamamlamaya çalışıyorum sonra da belki doktora. İnşaat hayatı ile ilgili “Dikkat İnşaat Var” çalışmamı sergi ve kitap olarak bu Ekim yada Kasım ayında izleyici ile buluşturacağım. Surdibinde yıkımı eleştiren bir fotoğraf çalışmasına (Nefes’in devamı niteliğinde) devam ediyorum bir de aynı yerle ilgili  “Kentsel Dönüşüm?” adlı bir kısa film ile uğraşmaktayım. 



sol.org.tr'den alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/cumartesi_sohbetleri/16040.html

Canlı Müzik - Ali Cenk Gedik

KENTİN SESİ - İZMİR Yazıları

Bir tür “muhafazakarlık”  nedeniyle diye düşünüyorum, şimdiye dek katıldığım festival sayısı sanırım ikiyi üçü geçmez. Muhafazakarlığın bir kısmı “umutsuzluksa”, diğer kısmının da tembellik olduğunu itiraf etmek zorundayım.  

O festivallerde de arkadaşlar “sayesinde” kendimi içinde bulduğum tek etkinlik bir kaç caz konserini izlemek olmuştu.  

Oysa sevdiğiniz müziği kalabalıklar içinde canlı dinlemek, müzikle kurulabilecek en güzel ilişkilerden birisidir. Elbette sevdiğiniz müziğin icracıları  hala hayattaysa ya da hala değişmedilerse! 

Bir konser olmasa da kalabalık içinde ilk müzik dinleme deneyimini bir diskoda yaşadım. Yazları bir kaç hafta geçirebildiğim dayımların Gümüldür’deki yazlığının yakınlarında bir diskoydu. 

Lisenin ilk yıllarıydı, üzerimde paçavralar yoktu ama içeri adım atar atmaz tepeden tırnağa oraya ait olmadığımı hemen anlamıştım. Üzerimde paçavralar var gibi hissetmiştim. 

Bilemiyorum, izleyerek büyüdüğümüz 70’lerin Türk sinemasındaki disko imgesinin bir etkisi de olmalı. Ait olamamanın sonucu utanma, küçümseme ve öfke karışımı bir duygu. Son kertede mekan “Tecavüzcü Coşkun”un mekanıdır. 

Böylece canlı  müzik yapılan mekanlara karşı bilinçaltımda bir antipati de gelişmiş  olabilir. 

Ankara’da Cumhurbaşkanlığı  Senfoni Orkestrası’nın (CSO) konserine ilk ve son kez gidişimde de aşağı yukarı benzer şeyler hissetmiştim. Aşağı yukarı, çünkü biraz da bu ortam sanki ait olmak istediğim bir yer gibiydi. Olmadı.  

Canlı müzik yapılan barların patladığı 90’lı yıllar bile o ilk disko deneyiminin etkisini silememiş olmalı. Yine arkadaşlar “sayesinde” bir kaç bar deneyiminin ötesine geçemedim. 

İkinci disko deneyimini yaklaşık on yıl sonra Seferihisar’daki Tek-Gıda-İş Sendikası’nın dinlenme tesislerinde yaşadım. Bu kez karışık değil tek ve net duygu, öfkeydi. Nasıl olup da bir işçi sınıfı örgütünün mekanında işçilerin ve çocuklarının diskoda eğlenebildiklerine inanamamıştım. 

*** 

Doğrusunu söylemek gerekirse sonraları bir yandan da sadece konserlerden ibaret olmayan, deniz kıyısında düzenlenen festivallere karşı da hep bir merak besledim. Platonik bir merak! 

Demek ki bu tür bir festivale katılmak için davet edilmiş olmak gerekiyormuş. Sonunda geçen hafta sonu Rock-A festivali ile şeytanın bacağını kırmış olduk. 68’lerin Woodstock festivalinin küçük mütevazi bir Türkiye versiyonu gibiydi. Üstelik festival Gümüldür’deki disko deneyimi ile neredeyse aynı civarda Özdere’de bir çadır kampındaydı. Bu kez şanssızlığım hem yaş hem de politik olarak benim için oldukça geç kalınmış bir etkinlik olmasıydı. 

Bu hafta yine bu kıyılarda, Seferihisar’da başka bir festival var: Dünya Genç İşçi Buluşması etkinliği.

Şu an festivalin yakınlarındayım. Uzaklardan belli belrsiz bir “Enternasyonal marşı” duyuluyor. Bu akşam da (Cumartesi) İnti-İllimani, Moğollar, Bandista ve Ahibba müzik gruplarının konseri var. 

Festival Seferihisar’da ve aynı Tek-Gıda-İş Sendikası’nda! 



sol.org.tr'den alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/16031.html

Çağdaş ve Boyun Eğmeyen… - Çağrı Kınıkoğlu

Bir şair ile tanışmanın en güzel yolu herhalde öncelikle şiiri ile tanışmaktır.

Kemal Özer ile ilk tanışmam böyle bir tanışmaydı. 1990’ların sonlarına doğru… (Geç bir tanışıklık mı, yoksa erken mi, orası tartışılır!)

Kitap edinme kültürü  1980’li ve 1990’lı yıllarda kitapçılar kadar, hatta belki kitapçılardan daha çok sahaflar üzerinden şekilleniyordu solcular, üniversiteliler için. Tanıdığı, haftada bir iki yanına uğrayıp sohbet ettiği birkaç sahaf tanıdığı olmayan yok gibiydi… Kemal ağabeyle karşılaşmam da, bir sahafta dostumda denk geldiğim “Çağdaş ve Boyun Eğmeyen” adlı, Can Yayınları’ndan çıkan seçme şiirleriyle olmuştu. O yıllarda zaman zaman altını çizdiğimiz şekilde kent karakterli, işçi sınıfı karakterli bir sosyalizm mücadelesi kurgusu ve vurgusu nedeniyle belki, kitabın adı dikkatimi çekmişti.

Tam olarak 1997 yılıydı. O zamanlar Sosyalist İktidar Partisi’nin haftalık yayını  Sosyalist İktidar’ın “Kültürevi” ekinin hazırlanışında görev almıştım. O ek için yazdığım bir yazıda kullandığım şu şiiri hâlâ hatırlıyorum:

Neyle anılacak ilerde bu yıl?

Yaza hazırlandığımız günlerde

güneşle aramıza sık sık

kara bulutların girmesiyle mi?

En kalabalık saatlerinde sokakların

bir çaylak gölgesi geçmiş gibi

sessizliğe boğulmasıyla mı yoksa?

1990’ların “restorasyon” yılları. Sermaye düzeninin olanca şiddetiyle başını kaldırmaya çalışan toplumsal muhalefe odaklarına yüklendiği yıllar: Kürt hareketine, devrimci demokrasiye, üniversiteli devrimcilere, aydınlara, işçi direnişlerine… Sivas yaşanmış, Gazi yaşanmış, güneydoğuda neler neler yaşanmış… Turan Dursun, Musa Anter, Uğur Mumcu, Onat Kutlar ve diğerleri, öldürülmüş…

Bir dinamizme karşın, ülke genelinde yoğun bir apolitizm de hüküm sürüyor. Belki bu muhalefet odaklarının bütünleşik bir siyasal doğrultu ortaya koyamamasından, belki başka nedenlerle ama, açıklayıcı olmasa da haydi öyle diyeyim, had safhada bir “duyarsızlık” da gün gibi ortada… Duygusal hafızamı kurcaladığımda hatırladığım böyle bir duygu, öyle demem daha doğru olur belki.

Kemal Özer’in 1983 yılında yayınladığı “Araya Giren Görüntüler”inden bir şiirdi bu yukarıdaki. 12 Eylül karanlığının ardından yazıldığı her halinden belli bu şiirin 1990’ların sonunda örgütlü mücadelenin içinde bulunan birine hitap etmesi belki şaşırtıcı, belki de değil, bilemiyorum şimdi… Ama bu hitabetin siyasi tahlilinin ötesinde, şiirin, sanatın anlamına dair çok şey açıklıyor bana.

Bir ortaklaşma duygusuydu bana çarpan. Bugün tekrar düşününce, neredeyse bir karşı-devrimci organizasyonun parçası olarak algılamaya meylettiğim Bulgaristan’dan “soydaş”larımızın bu ülkeye gelişi sürecinde Özal’ın şişinerek “bilmem kaç milyonluk” dediği bir ülkede, tanımadığım, yüzünü bile görmediğim birinin daha benimle, bizimle benzer duyguları paylaştığını görmenin rahatlatıcılığı ve keyfi olarak şekillenen bir ortaklaşma duygusu… Bugünü geleceğe nasıl taşıyacağı kaygısında ortaklaşmak…

Kemal Özer hep bu olarak kaldı  benim için: Paylaşım, ortaklaşma…

Eklenen çok şey oldu onunla yüz yüze tanışıp, sohbet etmeye başladıktan sonra.

Muzipliği, cana yakınlığı, espritüelliği…

Ondan başka kim yazabilirdi ki bir 12 Eylül şiirini şunun gibi: 

“Ne iyi ettin de geldin”

Komşumuz böyle diyor kapısını  çalana 

Damları  kiremitsiz bırakan

çiçeğe durmuş en körpe dalları

kırıp geçen rüzgara da öyle demişti

ilk esintilerini duyduğu vakit

bunaltıcı bir günün sonunda 

Bir de Brecht yazardı böylesini belki…

Kemal ağabeyi son görüşüm, Nâzım Hükmet Kültür Merkezi’nde düzenlediğimiz Nâzım-Brecht günlerindeki sunuşunda olmuştu. O sunuşunda bu iki ustanın şiir dünyalarını çözümlemişti. soL’da yayınlanan en son yazısı da o oldu maalesef. (Okuyamayanların göz atmalarını tavsiye ederim: http://haber.sol.org.tr/yazarlar/15195.html)

Önemli bir entelektüel birikime de sahipti. Örnek olsun, Nâzım Hikmet Akademisi fikrini duyduğunda akademi kavramının kendisini sorgulayabilecek kadar diri ve heyecanla yaşayan bir devrimciydi de…

Böyle sıcağı sıcağına yazılan bir yazının “risk”iyle karşı karşıyayım şu anda: Nedense “güzelleme” yapıyormuşum duygusuna kapıldım, aklımın ucundan bile geçmese de.

En iyisi ben keseyim, Kemal ağabeyden bir şiirle bitireyim.

En güzeli, en etkileyicisi, en uyandıranı, en duygulandıranı filan değil. Şiirlerinden bir şiir: 

Birikime İnanmak 

Dalgayı  haber veren yakamoz

kimin gözüne çarpar kıyıda?

Çiçeğe durduğunu kim ayırt eder

tepeden tırnağa giyinmeden ağaç?

Kimin dikkatini çeker küçücük bulut

güneşi kapatmadan önce? 

Dalgaya, yakamoza, çiçeğe, ağaca, buluta, güneşe; dönüşüme, harekete, birikime, inanca; Kemal ağabeye selam olsun… 
 
 

Not: Ali Mert, Efe Duyan, belki başka yoldaşlarım da, benden daha yakın oldular Kemal Özer ile… Onların acısı daha derin, sözcüklere dökmeleri belki daha uzun zaman alacak. Şüphesiz şiirsel de olacak… Kabul görür mü bilmem, onlar adına da yazmış olayım bu yazıyı… Kemal ağabeysiz bu ilk haftamızda, onsuz kalmanın kırgınlığını ve acısını usulca sırtlanan herkesin adına…



sol.org.tr'den alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/16035.html

« Önceki :: Sonraki »