< Edebiyat, Sinema, Müzik, Tiyatro... - FOTOSENTEZ - Blogcu





Kot kumlama işçileri belgeseli

Belgesel kot kumlama işçilerini ve hikayelerini anlatıyor

Kot kumlama işçilerinin hikayesini anlatan belgesel "Silikoliz" 17 Eylül 18:00 de Beyoğlu Alkazlar Sineması'nda gösterilecek.

Yönetmenliğini; Petra Holzer, Selçuk Erzurumlu ve Ethem Özgüven'in yaptığı, silikozis hastası olan kot kumlama işçilerini anlatan belgesel bu gün (17 Eylül) saat 18.00'de Beyoğlu Alkazar Sineması'nda gösterilecek.

Gösteriminin ardından İclal Aydın'ın sunumunda, belgesel ekibi, silikozis hastası eski kot kumlama işçileri ve izleyicilerin katılımıyla söyleşi yapılacak.

"Zincirin bir ucunda çağın popüler giysisi blue jean ve ünlü markalar diğer ucunda tozlu kayıtsız atölyelerde ölümcül bir hastalığa yakalanmış hasta ciğerli insanların bedenleri duruyor. Taşlanan kotlar daha pahalı satılırken ciğerlere yapışan tozlarla işçinin hayatı sönüyor.
Çok kısa bir süre içinde."

Silikozis - Belgesel / 45' / 2009
Kamera: Selçuk Erzurumlu, Ömer Öztürk, Can Aydın
Fotoğraflar: Saner Şen
Kurgu: Selçuk Erzurumlu, Ethem Özgüven
Yapım: Ethem Özgüven
Yönetmen: Petra Holzer, Selçuk Erzurumlu, Ethem Özgüven



sol.org.tr'den alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/kultur-sanat-medya/kot-kumlama-iscileri-belgeseli-haberi-18189

YILMAZ GÜNEY’E VE ‘YOL’UNA DAİR

“Üçüncü Dünya sinemasının pek çok sanatçısı gibi Yılmaz Güney’de Üçüncü Dünya’nın çifte kavrulmuş isyancısı olarak bizlere gülümsüyor
ZAHİT ATAM

“Yılmaz Güney Sinemamızın Gorki’siydi”
(Tuncel Kurtiz)

Yıllar önce bu topraklar için bir mitos haline gelen Çirkin Kral bugün de toplumsal belleğimizin önemli bir parçasını oluşturuyor. Ancak insanlarla konuştuğumuzda söylenecek şeyler, toplumun farklı kesimlerine göre değişecektir: Kimine göre “aziz değil, sanatçı!”, kimine göre bir Anarşist/ katil/ hatta bazılarına göre maçodur. Ancak Anadolu’nun kalbinde onların sesi, Çukurova’nın sesi soluğudur Yılmaz ağabeyleri.
Bir an için bunları unutalım bunları Yılmaz’ın toprağına dönelim, Çukurova’ya, göçerlerin, pamuk tarlalarındaki ırgatların, topraksız köylünün, marabanın, bereketli toprakların mekânına. Pütün’lerin hikâyesi bir kan davasıyla başlar baba tarafından, anne tarafından ise Rus Çarlığıyla yapılan 93 harbinin tesirleri devreye girer. Kan davası deyince neden örneğin Chavez’in dedesini hatırlamıyoruz; o da bir soyluyu öldürerek dağa çıkmamış mıydı? Asi, gaddar ruhlu diyorlardı. Dağı taşı mekân tutmuş ve Bolivarcı mücadelenin bir parçası olmuş bir isyankârdı. Şimdi bir an İnce Memed’e gelelim.

HALKA DOĞRU BİR SİNEMA
Bir isyancıya, dağların taşların sesini dinleyen, akan ırmağın yoldaşına. Ancak bir roman olabilmişti, sinemada yapılmasına izin verilmeyen cinsinden. Ama aynı şey örneğin Pancho Villa için neden düşünülmesin? Neden Meksika’daki köylülerin etkin olarak yer aldığı on yıllık isyanı düşünmeyelim?
Yılmaz Güney’in etkinliği ve halkla kurduğu ilişkinin yakınlığı yıllarca büyük sorunlar yaşamasının temel nedenidir. “Yılmaz Güney’in filmlerinde değişik bir şey var. Yalnız sanatsal bir etki değil, sanatın da ötesine giden toplumsal bir etki oluyor diye düşünüyorum. Çünkü onun filmlerini izleyen insanlar, kendilerini onun yerine koymuyor, Yılmaz Güney’i kendi yerlerine koyuyor ki bu çok önemli” diyor Mahmut Tali Öngören. Dolayısıyla Yılmaz Güney Arkadaş’ta bir devrimci kadından hayat dersleri almaya başlayınca ve elinde başta Dimitrof’un Faşizme Karşı Birleşik Cephe olmak üzere militan sosyalistlerin başucu kitaplarını ekranda gösterince “tacizlerin” tatlıya bağlanmayacağı belliydi. Hapishanede ise film yapmaya devam edince yurtdışı, orada da uslu durmayınca vatandaşlıktan ihraç, o da yetmiyor, filmlerini yok etme politikası başlıyor. İnsanlarımızın belleğinde kalanlarda tehlikeli olunca on yılda bir hakkında karalama kampanyası. Fransız İhtilalinden beri biliyoruz ki devrimin ardından burjuvazi iktidarda kalırsa, devrimin anısını silmek için elinden geleni yapıyor, kuraldır bu.
Türkiye’de sinema hakkında aydınlarımız genelde umutsuzdu, halkın uyutulmasından başka bir şey yapılmıyor diyorlardı:
“Ben pek umutsuzdum bu sinemadan. Yılmaz ise, “Yapacağımız çok şey var” diyordu. Tanıdığım Yılmaz Siverek’ten Adana’ya, oradan İstanbul’a kırsal kesimi çok iyi tanıyan, kültür kökenleri dolayısıyla masalcılığa çok yatkın, ama gerçeğin masalını anlatmaya çok yatkın bir dehaydı benim için. Bir yazıcı dehaydı önce. Onun anlattığı masalda hep gerçekler vardı. O bakımdan Yılmaz için “Bizim Gorkimiz” diyebilirim. Hani o hiç konuşmayan fırın işçisi vardır, ama içinde fırtınalar dolaşır. Yılmaz, Gorki’nin o fırın işçisini anlatabildiği kadar bizim işçimizi, özellikle kırsal kesimdeki insanı anlatmasını bilmiştir” diyor Tuncel Kurtiz.
Yılmaz Güney ise kendisini çok iyi özetliyor:
“Halk, gelecek şeyin ne olduğunu hatta umudun ne olduğunu da bilmiyor. Bizim halkımız devamlı bir bekleme içindedir. Benim anlattığım umut, aslında bir bekleyişin hikâyesidir. Aldatıcı bir umudu anlatmak istedim. Umut bizim hayatımızın bir parçasıdır. Ayağı yere basan bir insan boş şeyleri hayal edip umutlanmaz. Toplum belli bir düzeye ulaştığı zaman insanlarda hayale dayanan umutlar kalkar. Umut, düzen bozukluğunun bir simgesidir…
Devrimci sinema yol gösteren değil, onları düşünmeye sevk eden filmlerdir. İleride kuşkusuz, baştan sona bir takım şeylerin söylendiği filmler de yapılacaktır. Bu, dediğim gibi devrimci sinemanın ilk noktalarından biridir. Düşünmeden bir insanın her hangi bir şey yapabilmesine imkân yoktur. Ben sadece düşündürmek istiyorum.”

Vatancı Şahap’ın matbaasından ilk hapisliğe
Şimdi biraz hatırlayalım geçmişi; Yılmaz Güney’in ilk hapis yaşamının nedeni neydi? Onat Kutlar’dan dinleyelim…
“Evet, o yıllarda Yılmaz’ın ilk tutuklanmasıyla ilgili bir olayı anlatmak istiyorum. O yıllarda biz, A Dergisini bir ara “Vatancı Şahap” denilen bir zatın matbaasında bastırıyorduk. Ağa Caminin arkasında matbaası olan bir adamdı bu. Lakabı da “Vatancı”ydı. “Vatancı Şahap” denilmesinin nedeni de şuydu: Şahap Bey, paraya vatan derdi, “Önce vatanı görelim” derdi. O yıllarda kâğıt tahsis edilirdi dergilere. İzmit kâğıt fabrikasından, SEKA’dan tahsis alırdınız. Tabi genellikle insanlar, ihtiyaçlarından daha fazla kâğıt tahsis ederlerdi. Tıpkı Almanya’daki Türk işçilerinin permileri gibi, bu da para ederdi. Yani o tahsisle kâğıt alınır, o kâğıtlar başka işlerde kullanılırdı. Karaborsaya satılırdı kısaca. Vatancı Şahap, bu konuda uzman kişilerden biriydi. Birkaç dergiyi birden basardı orada. Hem A Dergisi’ni hem sağcıların Toprak dergisini, hem de Tanju Cılızoğlu’nun 13 Dergisini basardı. Dergilerin sahipleri de oraya gelip giderdi. Tabi ki o yıllarda, daha sonraki yıllarda olduğu kadar sert olmasa bile, bir sağ sol çatışması vardı. Toprak Dergisi’ni çıkaran kişileri de asla sevmezdik. O dergiyi çıkaran grupla, sanıyorum Tanju Cılızoğlu arasında bir terslik olmuş. Eğer yanlış hatırlamıyorsam, kâğıt tahsisiyle ilgili bir şey. Tanju Cılızoğlu galiba Toprak Dergisi sahiplerinin tahsis aldıklarını bunu da Vatancı Şahap’a sattıklarını… söylemiş bir yerlerde. Bunun üzerine Toprak Dergisi’ni çıkaran sağcılar da, 13 Dergisi’ne kötülük yapmak için 13 Dergisi’nde Yılmaz Güney’in bir öyküsünü bulmuşlar ve bu öyküde komünizm propagandası yapıldığını ihbar ederek, böylece bir tür intikam almışlar. Yılmaz’ın komünizm propagandasından dolayı ilk mahkemeye düşmesi hakkında soruşturma açılması bu nedenledir.
Ama Yılmaz, her zaman ki “Doğrucu Davut”luğuyla ne yaptığını açıkça ifade ettiği için hüküm giydi. Yapılan yargılama ve verilen hüküm doğru değildi. Elbette ki Yılmaz Güney, bugün anladığımız anlamda komünizm propagandası yapmıyordu, tabi ki alınan karar her türlük hukuk nosyonuna aykırıydı. Ama bütün bunlara rağmen, mahkemede de eğilip bükülmedi.

Üçüncü dünya: Değişim isteği isyana dönüşünce
Aslında denklemde sürekli olarak niçin sorusuna yanıt aradığımızda karşımıza şu gerçek çıkıyor: “Değişim isteği, devlete karşı bir faaliyet olarak görülür. 1970’lerin başında, Üçüncü Dünya sinemacıları için değişim isteğinin cezası çok ağırdı. Kimisi sansüre uğradı, kimisi hapse atıldı, kimisi sürgüne gönderildi; kısacası zorla susturuldular. Sonuç olarak, 1950 kuşağındaki gibi başı sonu belli olan kariyerler artık imkânsızdı. En uç örnekte, kariyer bile söz konusu değildi. İlk filmi Al-momia/ Mumya  (1960) ile çarpıcı bir çıkış yapan Abdes-Salam, uzun metrajlı ikinci bir film yapamadı. Abdes-Salam en azından Mısır’da kalabildi ve birkaç belgesel çekebildi. Fakat başka yerlerde sinemacılar bu kadar şanslı değildi.
Brezilya’daki “Cinema novo-Yeni Sinema” hareketinin hemen ardından 1964 askeri darbesi ve kötüleşen politik atmosfer geldi. 1968’e gelindiğinde de Rocha ve Silahlar  (1964) adlı filmin yönetmeni Mozambik doğumlu Ruy Guerra (d. 1931) sürgüne gönderildi. Aynı olay tüm Latin Amerika’da tekrarlandı: 1971’de Bolivya (Sanjinés sürgündedir); Başkan Allende’nin 1973’te öldürülmesinden sonraki Şili (Raul Ruiz [d. 1941] Fransa’ya, Littin Meksika’ya sürgüne gitmiştir); 1976’da Arjantin (Solanas ve Getino sürgüne gönderilmiştir). Benzer şekilde, Türkiye’deki periyodik askeri darbeler de Güney’in yaşamını etkiledi: arka arkaya üç mahkûmiyet, ardından cezaevinden kaçış ve sürgünde ölüm. Maurituslu Med Hondo tüm filmlerini Paris’te sürgündeyken yaptı. Siyah Afrika’nın en önde gelen sinemacısı olarak tanınmasına rağmen Sembene dahi, kendi ülkesi Senegal’de sürekli olarak sansürle boğuştu. Xala ancak on bir kere kırpıldıktan sonra yayınlanabildi.  Bu, Peru ve Venezüella gibi sürgünlere kucak açan ülkeler için yarar sağladıysa da, sürgüne gidenlerin çalışmaları açısından yıkıcı oldu.
Bu kuşak üzerindeki baskılar çok yoğun olmuştur, ama onlar büyük bir çaba göstererek ayakta kalmayı başarmışlardır. Onların bu çabaları, uluslararası başarı getiren Sürü ve Yol’u (1982) bir cezaevi hücresinde yazan Güney’de sembolleşmiştir. Bu insanlar çoğunlukla kendi ulusal sinemalarını başlatan insanlardır ve Sembene ile Sanjinés’de olduğu gibi bazı durumlarda, kendi filmlerini başka toplumlara götürerek, sinemanın alanını ve işlevini genişletmeye çalışmışlardır. Sürgünde olsalar dahi, her birinin ülkesi ile bağları çok güçlüdür ve bu dilin filmlerindeki kullanımında tipikleşir. Yukarıdaki satırlar Roy Armes’ın Üçüncü Dünya Sineması ve Batılı  Dünya kitabından alınmadır, bir kuşak olarak 1930’larda doğan, 1960’larda üreten, 1970’li yıllarda ağır sansür ve hatta yok etme politikalarıyla boğuşan, pek çok ülkede iktidar tarafından hain ilan edilen, halkın kalbinde ve insanlığın tarihinde ise büyük saygınlık kazanan militan-sanatçılardır.



birgun.net'ten alınmıştır...
http://www.birgun.net/culture_index.php?news_code=1252489130&year=2009&month=09&day=09

Dawkins'in yeni kitabı evrim karşıtlarını ters köşeye yatıra

Dawkins'in yeni kitabının Eylül'de yurtdışında, Ekim'de ise Türkiye'de yayınlanması bekleniyor.

Eylül ayında piyasaya çıkacak olan "The Greatest Show on Earth: The Evidence for Evolution" adlı kitabıyla Richard Dawkins, akıldışının yükseldiği bir çağda, sağduyunun sesi olarak insanlığın en büyük keşiflerinden biri olan evrimin savunuculuğunu ve anlatıcılığını tekrar üstleniyor.

Richard Dawkins, yakında piyasaya çıkacak son kitabı The Greatest Show on Earth'te (Yeryüzündeki En Büyük Gösteri) evrim ve onun mekanizması olan doğal seçilimi anlaşılır biçimde anlatıyor. Geçtiğimiz günlerde The Times Gazetesi'nde editöryel olarak yer verilen yazıyı özetleyerek yayınlıyoruz.

Charles Darwin'in çağdaşı ve onun düşüncelerini yaygınlaştıran Thomas Henry Huxley, amacını şu sözlerle ilan etmişti: "Büyük olsa bile tüm saçmalıkları bastırmak, bilime daha asil bir tavır vermektir, darkafalı kişisel tartışmalardan kaçınmanın ve yalan dışında her şeye hoşgörülü yaklaşmanın örneğini sunmaktır."

Bu, Richard Dawkins'in 40 yıl boyunca kamu avukatlığını yaptığı bilim ve onun yöntemleri konusundaki başarısının iyi bir özetidir. Yine de Dawkins katıldığı tartışmalardaki hakaretlerden kaçınmıyor. Fakat eleştirel düşüncenin teşviki ve bilimsel keşiflerin takdir edilmesinin kişisel saplantılardan çok uzak olduğuna makul biçimde işaret ediyor. Son kitabı The Greatest Show on Earth'te evrim ve onun mekanizması olan doğal seçilimi anlaşılır biçimde anlatıyor.

Kitabın en büyük hedefi bilimsel yaradılışçılık ve onun eşdeğer öğretisi akıllı tasarımı bozguna uğratmak. Bu yorucu ve zorunlu görev, Profesör Dawkins'in vermeye çalıştığı tek mesaj değil. Dawkins, test edilemez, çıkarıma imkan vermez ve kesinlikle bilimle ilgisi olmayan dogmalara zaman ayırmaya ihtiyacı olan bilim adamları konusunda haklı olarak tahammülsüz.

Profesör Dawkins yeni kitabında akıllı tasarımla bilim arasındaki ilişkiyi, Yahudi Soykırımı'nın inkarı ve tarihle mukayese ediyor. Bu benzerlik bilinçli olarak kışkırtıcı ve yöntemsel olarak doğru görünüyor. Yahudi Soykırımı'na itiraz etmek, pek çoğunun inandığı gibi, saldırı ve yabancı düşmanlığı anlamına gelmiyor. Ama tarihsel kanıtları görmezden gelerek, ya da çarpıtarak, Yahudi Soykırımı'nı hiç olmamışçasına devamlı tartışmak mümkün değildir. Bu yüzden Dawkins, yaradılışçılık ve akıllı tasarımı da buna benzetiyor.

Sözdebilimsel inançlar asla çürütülemez, çünkü bu fikirlerin taraftarları kanıta dayalı bilimsel düşünceyi tanımazdan gelirler. Evrim ise sahip olunan özelliklerin, bir kuşaktan diğer kuşağa geçmesini sağlayan mekanizmalar vasıtasıyla kesin olarak önceden kestirilebilir. Darwin'den bir asır sonra, DNA yapısının keşfi, evrim teorisinin açıklayıcı gücünü desteklemiştir. Ortak bir atadan nasıl tüm türlerin türediği ise olağanüstü bir öyküdür. Sağduyu, gözlem ve deneyin gücüyle, evrimsel biyoloji bunu insanlığa kavratabilir. Profesör Dawkins sahip olduğu yeteneği bunu anlatmak için kullanıyor.

Genleri evrimin esas birimi varsayan Dawkins'in, türler arasındaki akrabalık ve özgecilik örnekleri üzerine ileri fikirleri var. Kör Saatçi adlı eserinde, rastgele değil ama tasarlanmamış doğal seçilimin tasarım ya da amaç gerektirmeden karmaşıklığı nasıl açıkladığını göstermekteydi. Tabii tüm dinsel açıklamaları da bir kenara bırakarak...

Fakat sıkla dile getirildiği gibi, Profesör Dawkins'in bilimin radikal bir savunucusu olduğu eleştirisi ise hatalıdır (ve bir yazarın, Dawkins'in militanlığının onu akıllı tasarım lobisinin birinci hedefi yaptığı iddiası ise açıkça gülünçtür.) Doğal seçilim yoluyla gerçekleşen evrim, uygarlığımızın en büyük keşiflerinden biridir. Genetikçi Theodosius Dobzhansky'nin de yazdığı gibi, "biyolojide, evrimin ışığı dışında, hiçbir şeyin anlamı yoktur." Ve tabii ki evrimin aydınlattığı diğer alanlar da buna dahildir.

Profesör Dawkins, bu amaç doğrultusunda, kuramcı, sentezci ve anlatıcı kimliğini, hiç kimsenin yapmadığı gibi tekrar birarada üstlenmektedir.



sol.org.tr'den alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/bilim-teknoloji/dawkinsin-yeni-kitabi-evrim-karsitlarini-ters-koseye-yatiracak-haberi-17298

Laz Marks NHKM'de...

“Hayde herkes tribündeki yerini alsun”. Laz Marks 7 Ağustos Cuma günü saat 21.00'de Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde.

"Krizsiz, savaşsız ve sömürüsüz bir dünya mümkün" diyen Laz Marks uzun soluklu bir yazım aşaması, prova, çizim ve dekor çalışmasının ardından sahalarda. Yılmaz Okumuş'un kaleme aldığı, Haldun Açıksözlü'nun sunduğu ve Tuncay Akgün'ün desenleriyle katıldığı çalışma, Leman ve Can Şenliği ortaklığında gerçekleştiriliyor. 7 Ağustos Cuma günü saat 21.00'de Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde ikinci kez sahaya çıkacak olan Laz Marks seyirciye şöyle sesleniyor:

"İşçi sinifi tarihun itici gücidur ve tarihun akişini değişturecek siniftur dedum diye 'Halkun öteki kesumi yatup, ense yapacak' demedum. Köylü, memur, genç, öğrenci, sanatkâr, kuçuk esnaf... Hayde herkes tribündeki yerini alsun."

NÂZIM HİKMET KÜLTÜR MERKEZİ
Adres: Bahariye Cd. Ali Suavi Sk. (Sanatkârlar Sk.) No: 07
Kadıköy
Telefon: 0216 414 22 39
www.nazimhikmetkulturmerkezi.org



sol.org.tr'den alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/kultur-sanat-medya/laz-marks-nhkmde-haberi-16550

Beş Taş, Mahir Karayazı

Beş Taş (yasakmeyve Mayıs 2009) genç şair Mahir Karayazı’nın ilk kitabı. Karayazı, 1980 doğumlu asıl soyadı ise Aktaş. “Dağınık Harfler Sokağı” adlı fanzini çıkarmış, ilk şiiri ise 2003 yılında Varlık dergisinde çıkmış.

Beş Taş ilk kitap olmakla beraber şairin yaşına rağmen olgun şiirlerden oluşuyor. Yaygın bir kanıdır her ilk yapıt belli oranda otobiyografik izler taşır. Beş Taş için de bu söylenebilir ama şiirlerin tümünde görülen sahicilik, samimiyet ve içtenlik, tutarlılık bu genel yargıyı bir anda siliveriyor. İçtenlik ve samimiyet dedim; kendi adıma günümüz şiirinde böyle bir kaygıya çok da fazla rastlamadığımı itiraf etmeliyim.

Mahir Karayazı, şiirlerinde kurgudan olabildiğince uzak durmuş, tabii bu demek değildir ki, kitaptaki bütün şiirler kurgusuzdur; kurgu her edebi yapıtta hiç kuşkusuz vardır. Ama kurgunun tehlikeli yanlarının olabileceğini daha başından hissetmiş, ölçüsünü kaçırmamış Karayazı.

Kitapta farklı şairlerimizden de göndermeler rastlıyoruz; kimler mi: Şah Hatai, Âşık Emrah, Edip Cansever, Tezer Özlü, Metin Altıok, Nilgün Marmara. Karayazı, bu isimlerle şiirinin köklerini, beslendiği damarı işaret ediyor. Yine bununla beraber şiirler bu toprakların, bu şehrin, sesini soluğunu taşıyor, ağlamadan bağırmadan usul ve vakar Samatya’dan Kadıköy’den Yenikapı’dan yüzler, evler, trenler…

ağzının kenarında biraz Samatya kalmış
deyip siliyor annem camları
sırtlarken çınlıyor kulaklarım sur
çizip boyarken ahşap
evlerde uyku yarım perdeler tastamam
kaplıyor hayatı kapıdan geçen eskici
iki büyük leğen eder
deyip değiştiriyor annem geceyi.

Türk şiirinin güçlü, gürül gürül bir çağlayan olduğunu kanısına farkına bir kez daha ve sıkı sıkıya vardırıyor Beş Taş. Belki çok iddialı bir kanaat olabilir ama sanırım artık şiirimizde çıraklık denilen bir süreç miadını doldurmuş görünüyor. Böyle de olmak zorunda çünkü tarih her ne denli bizlerin gözünde yavaş ilerliyormuş gibi gelse de bu sadece bizlerin olan ile olması gerekenin arasındaki zamandan doğru baktığımızdandır, özcesi tarih oklarını hep ileri atıyor. Zira dünya, toplumsal gelişmeler, teknoloji, kültür ve edebiyat durduğu yerde durmuyor; duyarlıklarılar da, şair de, şiir de öyle.

(…)kokusunun boğulduğu köylerde babamın
at arabasına yüklemiş Taşdelen şişeleri
işporta tezgahında terlik
kola, bira, kalıp kalıp buz
Eminönü Meydanı’nda bir adam
kahvelerde elli iki destesi
gibi kardın bu çocuklar üşüyor
büyüyor ceviz ağaçları akrabalar
akbabalar gibi dönüyor başında çıkarmadığın kasketin
çakı gözlerin… her şeyi mavi mi görüyor?...

Şunu söylemek daha doğrusu sormak gerekiyor şiirde ustalığı belirleyen ne? Bilgi mi, birikim mi, gelenek mi, gelenekten kopuş mu, şiir görgüsü mü, ödüller mi? Bu saydıklarımın hiçbirini birbirinden ayıran bir yanıt şimdilik alıma gelmiyor. Her şey o kadar hızlı ve o kadar beklenmedik ki, bir insan ilk şiir kitabıyla sizin bütün şiir anlayışınızı, şair, usta, çırak vs. algılama kalıplarınızı yerle yeksan edip şaşırtabiliyor.

Peki, samimiyet, içtenlik ve Beş Taş’ta rastladığımız özgünlükler bir yana ilk kitap olmasına rağmen haydi ustalık demeyelim yetkinlik karşısında okurun (bu yazıyı kaleme alanın) şaşırmasını ne yana bırakabiliriz?

Yeni olan ne Mahir Karayazı’nın kitabında aynı güneş altında yeni bir şey söylemenin sınırlarını herkes bilir bundan böyle önemli olan nasıl söylendiğidir. Bakalım nasıl söylüyor genç kardeşimiz:

“geldim. Sirkeci’deyim. Bekliyorum.”
deme baba martılar konmuyor çatısına
Büyük Postane’nin zarfları da büyük
Cağaloğlu’nun yokuşu uzun Cemal Nadir Sokak eğri
büğrü öğrendim ne olduğunu
evini yüklendiğim el arabasında
omuzlarımda taşırken kolilerini versatillerin
ucundan çıktım gayrı
beni beklemem baba
dışarıda kalacağım bu akşam da
diğer akşamlar gibi karanlık olunca
Sitare gelecek aklıma
geçmiş zaman kalacak şimdi…
Hulâsaten söyleyecek olursak Mahir Karayazı Beş Taş adını verdiği kitabıyla yazacağını yazmış, kendini daha başından ortaya koymuş ve Türk şiiri yeni ve genç isim kazanmıştır, geriye kalansa okurun takdiridir.

*Bu yazıyı kaleme alan sadece bir şairdir eleştirmen değildir, bütün yargıları özneldir. Karl Marks’ın ‘sessizlik suikastı’ diye bir saptaması vardır, bu saptamasındaki meram ise şudur: siz ne yaparsanız yapın bu bir entelektüel, kuramsal veya sanatsal ürün de olabilir, hangi alan olursa olsun belirli erk odakları kendi kalımlılıkları gereğince sizi duyulmaz, görülmez ve işitilmez yaparlar. Bir türkü de dediği gibi Kenan elinde Yusuf gibi kalırsınız. Bu metin sessizlik suikastına ilk kurşundur, gerisinin geleceği ve barutun tükenmeyeceği bilinmelidir!



sol.org.tr'den alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/elestiri-noktasi/bes-tas-mahir-karayazi-haberi-15946

« Önceki ::