< Güncel Haber... - FOTOSENTEZ - Blogcu





DOĞU’DA SOSYALİZME ÖZLEM

ABD’de yapılan bir araştırmaya göre Doğu Avrupa ülkelerinde Berlin duvarının yıkılışından 20 yıl sonra kapitalist sisteme olan destek azaldı. Bu ülkelerde halkın önemli bir çoğunluğu sosyalist dönemde daha rahat yaşadıklarını düşünüyor
Eski Demokratik Alman Cumhuriyeti ve yedi Doğu Bloku ülkesi Polonya, Macaristan, Ukrayna, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Bulgaristan ve Rusya’da Pew Research Center Enstitüsü tarafından yapılan kamuoyu yoklamasına göre, eski sosyalist devletlerin çoğunda mevcut ‘demokrasiye’ ve kapitalist sisteme destek hızla düşüyor. Sosyalist ve Kapitalist dünyayı birbirinden ayıran simge figürlerden Berlin Duvarı’nın yıkılışının 20. yıldönümü vesilesiyle yapılan kamuoyu araştırması birbirinden ilginç sonuçlar ortaya çıkardı.
Buna göre Ukrayna’da çok partili yönetime geçiş 1991’de yüzde 72 destek toplarken, bugün bu oran yüzde 30’a geriledi. Diğer tüm ülkelerde kamuoyunun çoğunluğu demokrasiden yana ancak hepsinde de önemli bir düşüş yaşanıyor.
Eski Doğu Almanya’da çok partili yönetime olan destek 1991’de yüzde 91 iken yüzde 85’e düştü. Ancak Bulgaristan’da çok partili yönetime destek 24 puan kaybederken, Polonya’da 18 puan ve Rusya’da 8 puan düşerek yüzde 53’ indi. Buna karşın Polonya’da çok partili yönetime destek 4 puan artarak yüzde 70’e çıktı.
KAPİTALİZM YERLERDE SÜRÜNÜYOR
Kapitalizm konusunda ise değişim yanlılarının oranı her yerde azaldı. Küresel ekonomik krizin de etkisiyle eski sosyalist ülkelerde kapitalist sistem başaşağı gidiyor. Kriz nedeniyle iflasın eşiğine gelen Macaristan’da insanların sosyalizme olan özlemleri artıyor. Macaristan’da kapitalist sisteme ve neoliberal politikalara olan destek 20 yıl öncesi ile karşılaştırılınca 32 puan destek kaybederek yüzde 46’ya geriledi.
Ukrayna yine çoğunluktaki negatif görüşü ile dikkat çekerken Eski Doğu Almanya’da 4 puan desek kaybetmesine rağmen yüzde 82’lik oran kapitalizmi tasvip ediyor. Ancak Polonyalıların sadece yüzde 47’si ve Çeklerin yüzde 45’i insanların ekonomik durumunun bugün sosyalist dönemden daha iyi olduğunu düşünüyor. Macaristan’da ise sosyalist dönemde insanların ekonomik durumunun daha iyi olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 72’ye çıkıyor.
SOVYETLERİN DAĞILMASI BÜYÜK TALİHSİZLİK
Öte yandan eski Doğu Almanyalıların yüzde 81’i ülkelerinin birleşmesini onaylıyor. Macaristan hariç Avrupa Birliği’ne üyelik konusunda tüm ülkelerde önemli bir desteğin bulunduğu görünüyor. NATO’ya olan bakış ise Ukrayna ve Rusya’daki yüzde 58’lik olumsuz bakışın aksine diğer tüm ülkelerde olumlu destek görünüyor. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasını “büyük bir talihsizlik” olarak gören Rusların oranı yüzde 38 iken bugün bu oranın yüzde 58’e yükseldiği ortaya çıktı. Rusların, yüzde 47’si (1991’e göre 10 puanlık artışla) Rusya’nın bir imparatorluk sahibi olmasını “doğal” buluyor.



birgun.net'ten alınmıştır...
http://www.birgun.net/world_index.php?news_code=1257337156&year=2009&month=11&day=04

Ahmedinecad karşıtları yeniden sokakta

Tahran'da Amerikan Büyükelçiliği'ne yapılan baskının 30. yıldönümünde, Ahmedinecad'a karşı protesto eylemleri düzenlendi.

Tahran'daki Amerikan Büyükelçiliği'ne yapılan baskının 30. yıldönümünde Tahran'da öğrenci birlikleriyle sivil toplum kuruluşlarının ABD'yi protesto gösterileri düzenlemesi beklenirken Musevi yanlıları Ahmedinecad aleyhine eylemler düzenlemeye başladı.

Tahran'da hükümet aleyhine sloganlar atan muhalefet lideri Mir Hüseyin Musevi yanlıları yine sokağa çıktı. Görgü tanıkları, izinsiz toplanma yasağına rağmen Musevi yandaşlarının Tahran sokaklarına çıkarak hükümet aleyhine sloganlar attıklarını söylüyorlar. Seçim sonuçlarına itiraz eden reformcu aday Mehdi Kerrubi de Tahran'daki gösterilere katıldı.



sol.org.tr'den  alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/dunyadan/ahmedinecad-karsitlari-yeniden-sokakta-haberi-20087

"Her türlü ayrımcılığa son vermek için..."

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Kadıköy Şube Başkanı Feti Bölügiray ile yaptığımız röportajda "Alevi açılımı"nı, Aleviler'in taleplerini ve 8 Kasım'da gerçekleşecek miting hakkında konuştuk.

Röportaj: Rahşan Sönmez

Öncelikle, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği hakkında bilgi verir misiniz?
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, ilk olarak 1988 yılında Banaz’da kuruldu. Bildiğiniz gibi Banaz, Pis Sultan Abdal’ın doğup büyüdüğü, yaşayıp mücadele ettiği yer. Daha sonra
Ankara şube açılıyor ve bu şubenin çalışmaları 1993 yılına kadar devam ediyor. 1993 yılında – bu tarihe kadar Banaz’da düzenlenen - Pir Sultan Etkinlikleri Sivas Merkezde düzenleniyor. Sivas Merkezde düzenlenen Pir Sultan Anma etkinliklerine gerici faşist güçler tarafından gerçekleştirilen saldırı sonucunda, Madımak Oteli ateşe verilerek 33 aydınımız canımız öldürüldü. 93 teki bu katliamdan sonra, Türkiye’nin çeşitli illerinden çok yoğun bir şekilde şube açma talepleri oldu. 93 ten 94 e kadar bir yıl içinde, İstanbul’da 10 şube kuruldu. Şu an İstanbul’da 10, Türkiye genelinde ise 62 şube bulunuyor. Edirne’den Kars’a kadar… Derneğimiz, merkezi bir sistemde yönetiliyor ve genel merkezimiz Ankara’da . Şubelerin yoğun olduğu yerlerde ise eşgüdümle hareket ediliyor. Dernek, Alevilerin gündemi, Türkiye’nin siyasi gündemleri hakkında önemli misyonlar üstleniyor. Amacımız, Aleviliğin gizli kalmış yanlarını araştırıp ortaya çıkarmak, Türkiye’de laiklik demokrasi ve insan hakları kavramlarına sahip çıkmak ve bu alanda oluşturulacak platformlarda yer almak gibi başlıkları kapsıyor. Alevilerin genel demokratik isteklerinin çözümü içini aktif ve mücadeleci bir çizgi izliyoruz. Dernek üyelerimizi sadece kayıtlı üyelerle sınırlı olarak algılamıyoruz, resmi üyelerimiz dışında gönül bağı içinde olan üyelerimiz de var. Ama 100 bin in üzerinde resmi kayıtlı üyemiz var diyebilirim. Faaliyetlerimiz gelince, sosyal kültürel etkinliklerin organize edilmesi, Alevilerin asimilasyonuna karşı mücadele edilmesi, ilçe ve bölgelerde çeşitli kurumlarla ortak çalışmalar yapmak, kadınların sorunlarına sahip çıkmak, öğrencilerle dayanışma içinde olmak, emek sermaye çerçevesinde emekçilerle dayanışma içinde olmak, siyasetini onayladığımız siyasi partilerle çalışmalar yürütmek olarak sıralayabilirim.

Türkiye’deki siyasal tablo hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz, nasıl değerlendiriyorsunuz mevcut iktidarı, politikalarını?
AKP iktidarına ve AKP’nin bugünkü yapısına baktığımızda, son 5 veya 10 yılın politikasının bir sonucu ile karşı karşıya olduğumuzu düşünmüyorum. 80 küsur yıllık Cumhuriyet tarihinde yer alan yönetimler, kendi anlayışlarını dayatan bir mantıkla hareket etmişlerdir. Aleviler açısından çok önemli olan Cumhuriyet - ki hanedandan sonra Aleviler için adeta bir havalandırma bacası olmuştur - önemlidir ancak , siyasal iktidarlar Cumhuriyetin gerçek demokrasi anlayışı ile yönetilmesini tahrip ettiler. Siyasal islamın egemen olması için çok ciddi çalışmalar yürüttüler. Bir taraftan örgütlenip ciddi bir güç elde ettiler, diğer taraftan yeşil sermayeyi yaratarak da güç kazandılar. Bugün bütün kurum ve kuruluşlara baktığımızda, siyasal islam anlayışının egemenliği ile karşılaşıyoruz. Bu egemenlik Menderes dönemi ile başlayıp, bugüne kadar gelen iktidarlar tarafından sürdürülmüştür. Bunu bir tesadüf olarak değerlendirmiyoruz. Bütün bu süreç, Alevilerin asimilasyonu, devletin Sünni Hanefi anlayışı tercih etmesi, kendi gibi düşünmeyenleri kendine benzetme çabasıyla devam etmiştir. Öte yandan, Alevilerin Cumhuriyete bağlılığı, vatanını, ülkesini seviyor olması istismar edildi. Aleviler yıllarca oy deposu olarak algılandı. Bugün de, AKP asimilasyon politikasını sürdürüyor. Bunu yaparken, bir yandan da Türkiye toplumunun sorunlarını çözme iddiası ile çeşitli açılımlardan bahsediyor. En sonuncusu Kürt açılımıdır. Türkiye’de yaşayan Kürt vatandaşları yıllarca mağdur eden ve AKP iktidarını yaratan anlayışın işine devam ettiğini düşünüyorum. Türkiye Cumhuriyeti emperyalistler tarafından kurulmamıştır. Emperyalizme ve hanedanlığa karşı yürütülen mücadele ile kurulmuştur. Ülkede demokrasi geliştirileceğine, demokratik laik hukuk devleti çerçevesinde eşit uygulamalar yapılacağına, ülke insanını tek tipleştirerek, kendi çıkarları doğrultusunda bir toplum yarattılar. Kürt açılımında da ülke insanının talepleri çerçevesinde hareket edilmiyor. ABD emperyalizmi BOP çerçevesinde ne demişse bugün AKP bunu yapmaktadır. Emperyalizmin dayattığı çözümden köleleşme çıkar. Her şeyden önce ülkenin bağımsızlığı ve özgürlüğü emperyalistlere teslim edilmiştir. Emperyalistler her ne kadar gittikleri yerlere demokrasi götürdüklerinden bahsetseler de, bugüne kadar böyle bir şey görmedik. Irak bunun en açık örneğidir.

Bir de Alevi açılımı var…
Öncelikle şunu söylemek istiyorum, Alevilerin vatan
bayrak toprak sorunu yoktur. Biz bu ülkede yaşayan herkes gibi yaşamak istiyoruz. İnançlarımızı özgürce yaşamak ve ifade edebilmek için gerekli ortamın yaratılmasını istiyoruz. Zorunlu din dersinin kaldırılmasına ilişkin talebimiz ön planda olmak koşulu ile gerçekleştirilmesini istediğimiz demokratik taleplerimiz var. Biz mücadelemizi meşru zeminde yürütüyoruz. Örneğin, Diyanetin kaldırılması talebimiz uç bir talep olarak değerlendiriliyor. Laikliğin esas alındığı bir ülkede bir devletin özel bir din tercihi olamaz. Her ne kadar, Cumhuriyet ilk yıllarında Diyanet Reisliği kurulsa da, bu kurum hanedanlıktan yeni çıkmış bir ülkede, yeni kurulmuş bir Cumhuriyette din eksenli örgütlerin büyüyüp gelişerek yeniden hanedanlığa dönmenin yolunu kapamak için kurulmuştur. Sürecin giderek Cumhuriyetin temel ilkelerinin egemen olması, din hükümranlığını elinde tutanların etkisizleştirilerek küçültülmesi ve Diyanet Reisliğinin de küçültülerek zamanı geldiğinde de kaldırılması şeklinde işlemesi gerekirdi. Oysa, küçültülmesini bir tarafa bırakın, Diyanet eliyle bu ülke adeta bir dindarlar ülkesi durumuna getirildi. Bugün Diyanet Kurumu yedi sekiz bakanlığın bütçesine sahip, 80 bin üzerinde caminin, 100 binin üzerinde imam kadrosunun bağlı olduğu yetkili bir kurumdur. Diyanet, Alevilerin demokrasi mücadelesi hakkında fetvalar yayınlayabiliyor. Örneğin, cemevleri yasallaşmamalı gibi. Diyanet Kurumu ile laik devlet anlayışı birbiri ile çelişir. Bu noktada Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözünü hatırlatmak istiyorum: “Din bir vicdan konusudur. Herkes vicdanının buyruğuna uymakta serbesttir. Biz dine ve inanışa bir şey söylemiyoruz. Bizim dediğimiz din ile devlet işlerinin birbirinden ayrıştırılmasıdır”. Buradan bakınca bırakın din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıştırılmasını, Diyanet oldukça etkili bir konuma gelmiştir. Bizim gibi ülkelerde laiklik olmazsa olmazdır. Türkiye de gerçek anlamda bir laiklik tesis edilmelidir. Devlet kendisi bir tercih yapmıştır ve Devletin özel bir dini vardır. Bu anlamda da Diyanet Kurumunun kaldırılmasını istemek uç bir talep değildir. Anayasanın 24 maddesi de açık bir şekilde kimseye herhangi bir dini inancın dayatılamayacağını belirtiyor. Anayasanın 24. maddesi uygulandığında zaten Diyanet Kurumunun yeri olmayacaktır.

Madımak Oteli’nin müze yapılması talebimiz ise, hükümet tarafından ‘sorunluluğunu taşıyamayız’, ‘ödenek bulamıyoruz, otel sahibi çok para istiyor’ gibi gerekçelerle reddedildi. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay tarafından söylendi bunlar. Sonra ‘anı evi olsun’ da dendi. Başbağlar’da 33 askerin öldürülmesi de talebimizin içini boşaltmak amacıyla kullanıldı. Sivas bu ve benzeri gerekçelerle önemsileştirilemez. 33 askerin öldürülmesi herkesi yaralar. Bu ülke insanının ölmesini, öldürülmesini elbette istemiyoruz.

Alevi köylerine zorla cami yapılmaması talebimizde ise, Devlet ‘yok böyle bir şey, vatandaşlar istiyor’ diyor. Oysa hizmetle cami yapılmasını karşı karşıya getiriyorlar. Yol, su ve benzeri hizmetlerle cami yapımı eş koşuluyor. Bu uyuglama, 12 Eylül’den sonra yaygınlaşmıştır ve bugün de devam etmektedir. Biz cami değil cemevi istiyoruz. Çünkü aleviler cemevinde ibadet ederler.

Bir de zorunlu din dersinin kaldırılmasına ilişkin talebimiz var. Hatice Köse ve ali Kenanoğlu arkadaşlarımız Milli Eğitim Müdürlüklerine dilekçe verdiler. Milli eğitim Bakanlığı bu başvuruları reddetti. Bunun üzerine iç hukuka başvuruldu ve 8. Danıştay, din dersinin zorunlu olarak okutulmasının yasalara aykırı olduğunu karara bağladı. Ancak mahkeme kararlarına uyulmadı. Öte yandan, benzer bir örnekte Hasan Zengin iç hukuk yolları tükenince AİHM’e başvurdu. AİHM’de zorunlu din dersinin kaldırılması yönünde karar aldı. Ancak iktidar bu kararları görmezden geliyor. Zorunlu din dersinin kaldırılması ile ilgili bir çok etkinlik düzenledik yıllarca. Bunlar hep görmezden gelindi. Geçen yıl ilk defa Taksim’de oturma eylemi yaptık, bu diğer illere de yayıldı. Bütün taleplerimizin görmezden gelinmesi üzerine biz de büyük Alevi mitingini örgütledik Ankara’da.

Son olarak cemevlerinin yasal statüye kavuşturulmasına değinmek istiyorum. Öncelikle 1000 yıllık hakim bir anlayış olduğunu vurgulamak gerekiyor. Cemevleri yasal statüye kavuşturulursa camilere alternatif olur diye düşünülüyor. Tarihte, ‘cemevi cümbüş evi’ diyen siyasetçilerde oldu. Bu ve benzeri yaklaşımlar Alevileri yaralamıştır. Bu taleplerimizi geçen yıl 9 Kasım’da Ankara’daki mitingde yoğun bir şekilde gündeme getirdik. Mitingden sonra hükümet bir açılımdan bahsetti ve hala da devam ediyor. Açılımla ilgili ilk toplantıya Alevi Kurumları çağrıldı. Katıldık toplantıya, durumu öğrenmek için. İlk toplantı ortaya koymuştur ki, Alevi toplumunun demokratik taleplerinin oyalanmasından öteye gidilmeyecektir. Bizim taleplerimizin gerçekleşmesi için çalıştay veya açılıma ihtiyaç yok. Demokratik ve meşru zeminde taleplerimiz kolaylıkla gerçekleştirilebilir.

Çalıştayın amacı, Alevi vatandaşların sorunlarını çözüyor gözükerek, onların oylarını ve desteğini almaktır. Bunu yapan ilk iktidar AKP değildir. Daha önce çeşitli iktidar partileri de bunu yapmıştır, örneğin CHP. Bugüne kadar Alevilerin desteğini alıp, sorunları çözme doğrultusunda hiçbir adım atmamıştır. Bugün gelişen, büyüyen Alevi örgütlenmesi , bundan sonraki süreçte çeşitli partilerin oy deposu olmayacağını ortaya koymuştur.

Alevilerin inançlarını özgürce yaşamayı talep ettiğinden bahsettiniz. Öte yandan, AKP iktidarı ile beraber dinin toplumsal yaşama nüfuz etmesi gibi bir durumla karşı karşıyayız. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
AKP iktidarı, kendi iktidarını sağlamlaştıracak çok büyük olanaklara sahip diye düşünüyorum.

Ramazan ayında devletin resmi kanalı TRT yaygın şekilde propaganda yapıyor, özel kanallarda aynı şekilde. Dinin hayatın her alanında egemen olabilmesi için her türlü malzemeyi kullanıyorlar. Peki bu durum neye yol açıyor? İnsanların dindarlığı, bu ve benzer iktidarlar açısından saltanatlarını güçlendirmek için gereklidir. Verili anlayış, ülkemize hizmet eden bir anlayış değildir. Ülkemizde en başta, çalışanların, öğrencilerin, kadınların sorunları çözülmelidir. Biz Alevilerin sorunu da bütün bu sorunlardan önemli değildir. O da bunlar gibi bir sorundur. Peki çözüm nerede… Ülkede, eşit yurttaşlık temelinde bir yaklaşımla her türlü ayrımcılığa son verilmesi. Demokratikleşme ile bu sorunların çözüleceğini düşünüyorum. Oysa mevcut iktidar bunu çözüyor gözükürken, bir yandan da dini bir araç olarak kullanıyor. İnsanların inançlarını yaşamalarının önünde bir engel olmamalı ve insanların inancı siyasete alet edilmemeli. Alevilerin talepleri gerçekleşip, diğer kesimlerin sorunu devam ederse bu kurtuluş anlamına gelmez. Bu Alevilere açık açık ‘susun bi kenarda durun’ demektir.

Son olarak, 8 Kasım’da İstanbul’da düzenlenecek miting ile ilgili hazırlıklar hakkında bilgi verir misiniz?

Geçen yıl, Ankara’da yaptığımız mitingle demokratik taleplerimizi ilettik. Oysa Devlet, mitingin gerçek örgütleyicileri ile talepleri değerlendireceğine, kendisine yakın bulduğu Alevi örgütleri ile görüşme yoluna gitti. Ancak Ankara mitingi bizim devre dışı bırakılamayacağımızı göstermiştir.

Biz zorunlu din dersi kaldırılsın diyoruz, onlar Aleviliği de derse dönüştürelim diyorlar..

Cemevleri yasallaşsın diyoruz, diyanete bağlı olsun, dedelere maaş verilsin diyorlar.. Bunu talep etmiyoruz biz.. Diyanet dede yetiştirsin demiyoruz.. Madımak müze olsun dedik, kitapçı olsun, çiçekçi olsun, anı evi olsun dediler…

Şimdi, taleplerimiz gerçekleşsin diye 8 Kasım’da Ankara’daki gibi bir miting düzenleyeceğiz İstanbul’da. Alevi Bektaşi Federasyonu, bir ay önce Hacı Bektaş Anma Etkinliklerinde aldı miting kararını. O gün bugündür Türkiye’nin her yanında çalışma yürütüyoruz. Köy - yöre dernekleri, Demokratik Kitle Örgütleri, Sivil Toplum Kuruluşları ile görüşmeler yürüttük ve devam ediyoruz. Yoğun bir katılım bekliyoruz, umutluyuz, 300 – 500 bin civarı olabilir….

Şu an İstanbul’un bütün bölgelerinde el ilanları ve afişler dağıtılıyor. Merkezi yerlerde el ilanı bildiriler dağıtılıyor. Mitinge katılımın kitlesel olması için elimizden geleni yapıyoruz. Çeşitli platformlar oluşturuluyor. Siyasi partilerle, STKlarla, köy yöre dernekleri ile. Kars’tan Edirne’ye kadar, şubelerimizin olduğu olmadığı her yerde il ve ilçelerdeki demokratik kitle örgütleri ile, siyasi partilerle… Anadolu’dan yoğun bir katılım bekliyoruz. Kadıköy Meydanı deyince Atatürk anıtının olduğu yer akla gelir ama, biz ilk defa Et Balık Kurumu ile Karaköy İskelesi arasındaki yeri istedik… Geçen yıl 9 Kasım’da yapılan miting Aleviler için bir milattır. 8 Kasım da tarihsel bir özelliğe sahip olacaktır. Katliam ve saldırı gerekçesi olmaksızın bir miting yapacağız…



sol.org.tr'den  alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/her-turlu-ayrimciliga-son-vermek-icin-haberi-20085

Levy'yi üniversiteye sokmadılar

İsrail'in Ankara Büyükelçisi Levy, Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) rektörlüğünü ziyareti sırasında protesto edildi.

İsrail Ankara Büyükelçisi Gaby Levy, Karadeniz turunda uğradığı Trabzon’da, KTÜ’yü ziyaret etmek üzere Rektörlük binasına gelirken, KTÜ Öğrenci Kolektifi’nden öğrencilerce yumurta yağmuruna tutuldu. Levy aracından inemezken, üniversitenin özel güvenlik görevlilerinin öğrencilere müdahale etmesi üzerine arbede yaşandı.

Büyükelçi Levy’nin korumaları da şemsiye açarak minibüsü yumurtalı saldırıdan korumaya çalıştı. Öğrencilerin tepkileri üzerine İsrail Büyükelçisi minibüsten inemeden korumalarıyla birlikte rektörlük önünden ayrıldı.

Çevik Kuvvet ekiplerinin olay yerine gelmesiyle birlikte öğrenciler Rektörlük binası önünde oturma eylemi başlattı. “Çocuk katili İsrail’i üniversitemize istemiyoruz”, “Çocuk katilleri dışarı” ve “Üniversiteler bizimdir” sloganları atan öğrencilerden bazıları gözaltına aldı.



sol.org.tr'den  alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/kent-gundemleri/levyyi-universiteye-sokmadilar-haberi-20096

‘EN BÜYÜK KRİZ DAHA YAŞANMADI’

Kriz kahini Nouriel Roubini, Financial Times’taki makalesinde riskli varlık fiyatlarının fırladığına dikkat çekerek “Bu köpük patlayacak ve en büyük kriz yaşanacak” dedi
Küresel krizi önceden tahmin ettiği için "Kriz Kahini" olarak tanınan New York Üniversitesi öğretim üyelerinden ünlü iktisatçı  Roubini, “yeni kriz” uyarısını yaptı. Prof. Roubini, “Köpük ne kadar büyükse, izleyecek varlık çöküşü o kadar büyük olacak. FED ve diğer politika yapıcıları, yarattıkları dev köpükten habersiz gibi görünüyor. Onların bu körlüğü ne kadar sürerse piyasalardaki düşüş o kadar büyük olacak” görüşünü dile getirdi.
‘RİSKLİ VARLIKLAR TAVAN YAPTI’
Nouriel Roubini, mart ayından bu yana petrol dahil olmak üzere her türlü riskli varlığın fiyatlarının önemli ölçüde yükseldiğine, daha büyük bir toparlamanın da yükselen piyasalardaki hisse, tahvil ve para birimleri değerlerinde görüldüğüne, doların ise önemli ölçüde zayıfladığına işaret etti.
Riskli varlıklardaki toparlamanın kısmen daha iyi ekonomik temellerden kaynaklandığı belirtirken canlandırma paketleri ve banka kurtarmaları gibi önlemlere işaret eden Roubini, “ABD ve küresel ekonomide “mütevazi” bir toparlama meydana gelirken varlık fiyatlarının Mart’tan bu yana büyük ve senkronise bir toparlama ile tavan yaptı” diye yazdı.
‘BİR GÜN BU KÖPÜK PATLAYACAK’
Doların düşüşünden kaygı duyan, Asya ve Latin Amerika’daki bazı ülkelerin merkez bankalarının “agresif” bir müdahaleyle ulusal para birimlerinin yükselişini durdurmaya çalıştıklarını, Brezilya’nın ise, sermaye girişlerine kontroller getirdiğini belirten Roubini, merkez bankalarının faizleri düşürmeye de mecbur kalabileceğini de kaydetti. Roubini, “Carry trade köpüğü kötüleşecek.
Eğer döviz müdahalesi yoksa ve yabancı para birimleri değer kazanırsa, carry tradenin negatif borçlanma maliyeti daha negatif hale gelecek” diye yazdı.

“Ancak bir gün bu köpük patlayacak ve şimdiye kadar en büyük koordine varlık krizine neden olunacak” uyarısını yapan Roubini, çeşitli faktörlerin, doların birdenbire yükselmesine neden olması halinde yatırımcıların panik içinde riskli varlıklarından kaçmaya çalışacağını ve bir çöküş yaşanacağını savundu.
FED'in sonsuza dek oynaklığı bastıramayacağını, piyasaların FED’in sıkılaştırmasının daha erken bir tarihte gerçekleşmesini beklemeye başlayabileceği, çifte dipli resesyon veya İran ile bir konfrontasyon gibi jeopolitik risk korkularının ortaya çıkabileceği gibi bir dizi olasılıkların altını çizdiği makalesine su uyarı ile son verdi:
“Köpük ne kadar büyükse, izleyecek varlık çöküşü o kadar büyük olacak. FED ve politika yapıcıları, yaratmakta oldukları dev köpükten habersiz gibi görünüyor. Onların bu körlüğü ne kadar sürerse piyasalardaki düşüş o kadar büyük olacak.”



birgun.net'ten alınmıştır...
http://www.birgun.net/economics_index.php?news_code=1257236967&year=2009&month=11&day=03

« Önceki ::