< Haber / Hazmedemiyorum... - FOTOSENTEZ - Blogcu





Bakanlık patronların GDO’suna dur demedi

Bakanlık patronların GDO’suna dur demedi

Frankeştayn ürünler Mart’a kadar eskisi gibi, Mart’tan sonra ise gelişecek içtihata göre girecek.

SoL Haber Portalı’nda 05.11.2009 tarihinde “Frankeştayn Gemiler Yolda” haberi ile verdiğimiz “yönetmelikten sonraki ilk GDO'lu soyaya nasıl bir formülle izin verileceği merak ediliyor” haberine Bakan Eker son noktayı koydu.

Şimdiye kadar herhangi bir kontrol yapmaksızın GDO’lu ürünleri, özellikle soyayı yurda sokan Yem Sanayicileri Birliği’nin üye firmaları, yönetmeliğin devreye girişinin ardından depolarında bulunan ve yola çıkmış durumdaki GDO’lu ürünleri bir mektupla Bakan Eker’e hatırlatmışlardı. 5 Kasım'da konunun Başbakana iletildiğini, girişine kesinlikle izin verilmeyeceğini, yönetmelik ne diyorsa onun uygulanacağını belirtmesine karşın, Bakanlık çark etti ve yönetmeliği değiştirdi.

Köklü değişikliklere gidilen yönetmeliğin 5. ve 11. maddeleri yanında yönetmeliğin yürürlüğe giriş tarihi konusunda da Yem Sanayicileri’nin görüşlerini yansıtması dikkat çekti.

“Veya” eklemek yetti

Yem sanayicileri, Yönetmelik'in 11. maddesine şu şekilde eleştiri getiriyorlardı: “en büyük problemlerden birisi de; 11. Maddedeki ihracatçı ülkenin resmi makamından talep edilen ve GDO içeriğinden bahsetmesi istenen belgedir... Talep edilen belgenin hiç bir resmi makam tarafından verilemeyeceği öğrenilmiştir.” Bakanlık bu sese kulak verdi ve adeta firmalara yol gösterdi.

Bakanlık, GDO'lu ürünün üretildiği ülke dışında başka bir ülkeden yüklenmesi durumunda bu belgeleri istemeyecek ve ürünler transit olarak geçirilecek. Üretici ülkeden gelen mallarda ise eski yönetmelikte geçen “ülkenin yetkili otoritesince düzenlenmiş, parti numarası, miktarı ve GDO çeşidini belirten belge aranır” cümlesine “veya uluslararası akredite bir laboratuvardan alınmış analiz raporu istenir” ibaresini eklendi. Böylece uluslarası tekellerin kontrolünde belgeler üreten akredite edilmiş laboratuvarlar ne diyorsa o olacak.

Depodaki GDO’lu ürünler gümrükten geçmiş, sorun yok!

Yem sanayicilerinin çekindikleri maddelerden bir diğeri ise 5. maddeydi. Yem Sanayicileri bu madde ile depolarında bulunan ürünlere ne gibi bir denetimin yapılacağını sormuşlardı. Bakanlık ilgiyi gümrük kapılarına çevirerek depolardaki ürünler için özel bir uygulama getirmedi. Böylece Bakanlık depodaki ürünlerle ilgili yem sanayicilerine “siz de susun” demiş oldu. Yem sanayicileri bu ürünlerin etiketleneceğini beklerlerken, Bakanlık buna bile gerek duymadı.

Nakliye halindeki ürünler için ise Bakanlık eski yöntemi devam ettirme kararı aldı. Nakliyat halindeki ya da limanlarda bekleyen GDO'lu ürünler için uluslarası akredite laboratuvarlarından alınacak raporlar kullanılabileceği gibi, transit geçişler yolu da denenebilecek. Yönetmeliğe eklenen “transit geçişine ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça belirlenir” cümlesi geçmiş uygulamaların devam edeceğini gösteriyor.

Mart’a kadar ne risk değerlendirmesi ne de başvuru zorunluluğu var

Firmaların yönetmelikle ilgili bir diğer şikayeti ise yönetmeliğin yürürlüğe giriş tarihi ile ilgiliydi. Yem Sanayicileri yayınlandığı günden itibaren yürürlüğe girmesinden rahatsızlık duyduklarını belirtmiş ve hükümeti, üstü kapalı biçimde fiyatları arttırmakla tehdit etmişti.

Bakanlık bu konuda da yeni bir düzenlemeye gitti. Buna göre Yönetmeliğe eklenen geçici bir madde ile 6, 9 ve 11. maddelerin uygulanma tarihi Mart ayına atılmış oldu. Bu sayede Yem sanayicileri ürünleri için Mart ayına kadar bakanlığa başvuru yapmak zorunda olmayacaklar. Ayrıca bu ürünler için risk değerlendirmesi de yapılmayacak. Komitenin uygun gördüğü GDO’lu ürünlerin ithalatıyla ilgili özel bir uygulamaya da gidilmeyecek.


sol.org.tr'den alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/bakanlik-patronlarin-gdo-suna-dur-demedi-haberi-20700

Özgürlük ayağa düştü...

Özgürlük ayağa düştü

Dersim İsyanı ile ilgili sözleri nedeniyle Onur Öymen ve CHP'yi eleştiren bir grup, ellerinde Şeyh Sait posterleri ile Kürdistan'ın özgürlüğü için dua etti.

Dicle Fırat Barış ve Diyalog Grubu üyeleri cuma namazından sonra düzenledikleri eylemle, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'i Dersim ve Şeyh Sait isyanlarıyla ilgili yaptığı konuşmadan dolayı protesto ettiler. Ellerinde Şeyh Sait'in ve ayaklanmaya öncülük edenlerin fotoğrafları bulunan grup daha sonra toplu halde "genelde Türkiye, özelde ise Kürdistan'a özgürlük duası" yaptı.

"Şeyh Sait ayaklanması bahane edilerek..."
Diyarbakır Ulu Cami önünde toplanan yaklaşık 100 kişiye grup adına konuşan Muhittin Batmanlı, bir asırdır bölgede inancından, mezhebinden, ırkından, düşüncesinden dolayı milyonlarca insanın büyük haksızlıklara uğradığını, bu düşüncelerin bugünkü temsilcilerinin ise Onur Öymen zihniyeti olduğunu söyledi. Batmanlı, "Şeyh Sait kıyımında, Dersim'de, Sason'da, Koçgiri, Ağrı, Diyarbakır, Bingöl ve bu coğrafyanın her yerinde kaç kişi öldürüldü? Kaç milyon kişi sürgüne gönderildi? Bu coğrafyanın insanları her türlü asimilasyona tabii tutuldu. Şeyh Sait ayaklanması bahane edilerek Diyarbakır, Bingöl, Elazığ ve bir çok ilimizde masum insanlarımıza büyük haksızlıklar yapıldı. Bingöl ili baştan başa yangın yerine çevrildi" dedi.

"Özgürlük duası"
Basın açıklamasından sonra Muhittin Batmanlı, Kurban bayramının da yaklaşmasıyla camiinin önünde toplananlarla birlikte toplu halde dua ederken, genelde Türkiye'ye, özelde ise Kürdistan coğrafyasında özgürlük talep etti. Batmanlı, "Ya rabbi bu Kürdistan coğrafyasında, bu peygamberler diyarında, bu Diyarbekir'de sahabelerin diyarından sana sesleniyoruz. Bizim gücümüz zayıf, kuvvetimiz yok, takatımız kalmadı. Ya rabbi bütün Türkiye'de haseten Kürdistan coğrafyasında bize özgürlük nasip et. Ya rabbi bu sahabilerin hatırına bizi hidayet et, huzura kavuştur. İnşallah bundan sonra kan, gözyaşı istemiyoruz, kardeşlik, özgürlük istiyoruz" dedi.

Dicle Fırat Barış ve Diyalog Grubu kimdir?
Grup daha önce de Diyarbakır Ulu Camii önünde yaptığı
basın açıklamaları ile gündeme gelmişti. Geçtiğimiz ay yine cuma namazı çıkışında cami önünde bir basın açıklaması düzenleyen grup, "Bediüzzaman Said Nursi, Şeyh Said-i Pirani, Seyyid Rıza başta olmak üzere tarihi şahsiyetlerin itibarlarının iade edilmesini" istemişti. Burada konuşan Batmanlı, “Bu açıdan başta Bediüzzaman Said Nursi olmak üzere, Şeyh Said-i Pirani ve Seyid Rıza gibi tarihi şahsiyetlerimizin itibarlarının iade edilmesini ve üç tarihi şahsiyetin bir an önce mezarlarının bulunarak halkımızın ve sevenlerinin ziyaretine açılmasını talep ediyoruz. Gerçek barış sağlanmak isteniyorsa Türkiye’de bütün kesimlerin makul ve haklı taleplerinin karşılanması gerekir” demişti. Batmanlı, bölgede yaşanan sorunlarının çözülmesi için de Saidi Nursi'nin önerdiği, cok dilli müslüman üniversitesinin kurulması gerektiğini söylemişti.

 

sol.org.tr'den alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/ozgurluk-ayaga-dustu-haberi-20680

SOMALİ’DE CEP TELEFONU MELODİLERİ YASAKLANDI

Somali’de aşırı dinci Eşşebab örgütü, cep telefonlarındaki zil melodilerinin kullanılmasını yasakladı. Örgütün, denetimini ele geçirdiği liman kenti Kismayu'daki halktan, cep telefonlarının zil melodilerinde yalnızca hadis ya da sure olmasını istediği kaydedildi. Başkent Mogadişu'nun da büyük kısmını denetiminde bulunduran örgütün bir sözcüsü, Reuters'a telefonla "İnsanların ahlakını bozacak, özellikle müzik ve cinsel içerikli videolar olmak üzere dine karşı hiçbir şeye izin vermeyeceklerini" söyledi. Balad Hava kentindeki 3 köklü kadın örgütünü de dün kapatan örgüt, daha önce de kontrolü altındaki bölgelerde sinemayı, düğünlerde dans etmeyi ve futbol maçı yapmayı ve izlemeyi yasaklamıştı.



birgun.net'ten alınmıştır...
http://www.birgun.net/life_index.php?news_code=1257336709&year=2009&month=11&day=04

Avrupa'da işten çıkarmalar artıyor

Ekonomik krizin etkisinden kurtulamayan Avrupa’da işten çıkarmalar son bulmuyor. Kriz yine çalışanları vuruyor, patronlar kazanmaya devam ediyor.

İngiliz bankası Royal Bank of Scotland’ın (RBS) Pazartesi günü yaptığı açıklamaya göre 3 bin 700 kişinin işine son verilecek. İşten çıkarmalar Mayıs 2010’da başlayacak. RBS ekonomik kriz sebebiyle geçtiğimiz sene 16 bin kişinin işine son vermişti. RBS bankasının, büyük bir çoğunluğunun İngiltere’de bulunduğu 170 bin çalışanı bulunuyor

İngiltere’de bulunan bir diğer banka, HSBC ise bin 700 kişinin işine son vereceğini Salı günü yaptığı basın açıklamsında bildirdi. HSBC’de bu yılın başında 4 bin 600 kişinin işine son verilmişti.

Ekonomik krizden etkilenen bir diğer şirket olan Nokia Siemens Networks’de (NSN) Salı günü binlerce kişinin işine son verileceğini açıkladı. Açıklamada 64 bin çalışanın yüzde 7 ila 9’unun işine son verileceği belirtildi. Şirket dünya çapında yaklaşık olarak 5 bin kişinin işine son verecek. Aynı şirket 2 sene önce de 3 bin 300 kişinin işine son vermiş, işten çıkarmalar Finlandiya ve Almanya’da bulunan şirketlerde gerçekleşmişti.

Bir başka işten çıkarma haberi de Belçikalı ilaç üreticisi Janssen Pharmaceutica’dan geldi. Şirketin Salı günü yaptığı açıklamada önümüzdeki 3-4 yıl içerisinde Belçika’da 558 kişinin işine son verileceği bildirildi. Toplamda 398 işçi ve 160 yöneticinin işine son verilecek. Şirkette şuan 4 bin kişi çalışıyor, son 7 yılda bu dördüncü toplu işten çıkarma olayı. 2002 yılında 250, 2007 yılında 460 ve geçtiğimiz sene 140 kişinin işine son verilmişti.

Hollanda’da da Aegon Şirketi 170 kişinin işine son vereceğini Salı günü açıklamıştı.


sol.org.tr'den  alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/ekonomi/avrupada-isten-cikarmalar-artiyor-haberi-20068

ABD Küba'yı dünyadan soyutlayamadı

ABD’nin dünyadan soyutlamaya çalıştığı Küba, başarılı uluslararası ilişkileri sayesinde ABD ablukasına karşı dünyayı yanına çekmeyi başardı.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu bir kez daha, ABD’nin Küba'ya uygulamakta olduğu ablukanın kaldırılması yönünde karar aldı. Küba devriminin ardından önce ABD’li tekellerin mülklerinin kamulaştırılması, daha sonra da SSCB ile ilişkiler geliştirilmesine misilleme olarak başlatılan ABD ablukası, 47 yıldır sürüyor. Aynı zamanda NATO’nun ilk başkomutanı olan 34. ABD Başkanı Dwight Eisenhower’in Küba’ya ambargo ilan ederek başlattığı süreç, git gide ağırlaştırılarak mutlak bir ablukaya dönüştü.

Bu, ABD’nin Küba ile ikili ilişkisini kesmesinde öte, adanın tüm dünya ile olan ilişkisini cebren kestiği anlamına geliyor. ABD, tıbbi cihazlar ve ilaç üretenler de dahil olmak üzere Küba ile ticaret gerçekleştiren firmalara ciddi yaptırımlar ve cezalar uygulayarak onları Küba ile ticaret yapmaktan caydırıyor.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda, 18 yıldır bu ablukanın kaldırılması gerektiği yönünde karar alınırken, üye devletlerin git gide daha büyük bir çoğunluğu abluka aleyhinde oy kullanıyor. Geçen hafta yapılan oylamada 187 ülke abluka aleyhinde oy kullanırken, ablukanın sürmesini sadece 3 ülke destekledi: ABD, İsrail ve Pasifik'teki küçük bir ada ülkesi olan Palau. Mikronezya ve Marşal Adaları ise çekimser oy kullandılar.

Küba’nın diplomasi başarısı
Konu ilk kez 24 Kasım 1992’de, Küba tarafından bir tedbir kararı alınması için sunulan öneri üzerine BM Genel Kurulu’nda görüşülmüştü. O yıl abluka kaldırılsın diyen 59 ülkeye karşılık olarak ABD, İsrail ve
Romanya ablukanın sürmesinden yana oy kullanmış, 79 ülke ise çekimser kalmıştı.

Küba, ABD tarafından dünya ile olan bağının koparılması anlamına gelen ablukaya, son derece başarılı bir diplomasi süreci ile, bıkmadan usanmadan emperyalizmin oyunlarını ifşa ederek karşı koydu. Çekimser oyları abluka karşıtı oylara dönüştüren bu çaba, Küba'nın dünyadan soyutlanmaya direnmesinde de son derece etkili oldu.

ABD ve İsrail bir çok yıl, insanlıkdışı ablukayı destekleyen yegane iki ülke olurken, ABD dönem dönem Romanya ve Özbekistan gibi Sovyetler Birliği’nin dağılması ile “bağımsızlaşan” ülkeleri ve yarı sömürgesi olan Marshall Adaları ve Palau gibi Pasifik’teki küçük ada ülkelerini yanına çekebildi.

Obama'nın farkı yok
Seçim kampanyası sırasında Küba ile yeni başlangıç vaat eden, görevde neredeyse bir yılını dolduracak olan Obama, abluka konusunda halen herhangi bir adım atmadı. Geçtiğimiz ay
Nobel Barış Ödülü'nü alan Obama, Afganistan’a daha fazla asker gönderme ve yurtdışındaki ABD üslerini artırma gibi icraatlerinin yanı sıra Latin Amerika politikalarıyla da önceki başkan George W. Bush’tan üslup dışında farkı olmadığını ortaya koymuş bulunuyor.

BM Genel Kurulu’nda konuşan Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodriguez Parrilla da, konuşmasında bu noktayı vurgulayarak “Abluka olduğu gibi devam ediyor. Kıtlık ve acıya neden olan saçma bir politika olmaya devam ediyor. Bu ambargo, insan haklarının alçakça ve sistematik bir şekilde ihlali" şeklinde konuştu.

Küba Dışişleri Bakanı: Ablukanın etkileri soykırımla eşdeğer
Rodriguez, konuşmasında ablukanın adadaki günlük yaşamı nasıl etkilediğine ilişkin çarpıcı örnekler verdi. Abluka nedeniyle birçok medikal cihazı ve
araştırma-analiz ekipmanını satın almalarının engellendiğini belirten Rodriguez, bu nedenle birçok hastanın daha basit yöntemlerle tedavi olabilecekken cerrahi operasyon geçirmek zorunda kaldığını, lösemi hastası çocukların yaşam beklentilerinin düştüğünü ve çektikleri acıların arttığını aktardı.

Kübalı bakan, ablukanın etkisinin ABD’li şirketleri aştığını belirterek, Hollandalı Philips ve Avustralyalı ANZ firmalarının Küba ile ticaret yaptıkları için ciddi cezalara çaptırıldıklarını, Japon Hitachi ve Toshiba, Kanadalı Sensient Flavors ve Alman Siemens gibi şirketlerin de Küba ile ticari ilişkilerini kesmek zorunda kaldıklarını söyledi. Rodriguez ayrıca, abluka kapsamında seyahat özgürlüğünün ve liman trafiğinin kısıtlanmasına da değindi.

Rodriguez, ablukanın kıtlık ve acılara yol açarak insan haklarını kitlesel olarak, alenen ve sistematik bir şekilde ihlal ettiğini, bu durumun 1948 Cenevre Sözleşmesi’nde soykırım eylemi olarak nitelendirildiğini de vurgulayarak “Söz konusu politika ahlaki açıdan kabul edilebilir değildir” dedi.

“ABD internet ağına ulaşmamızı engelliyor”
Ablukanın bilgi teknolojilerine olan etkisinden de söz eden Rıodriguez, “Microsoft, Küba’nın Windows Live’a erişimini bloke etti çünkü bu sayfanın açılması için tıkladığınızda karşınıza çıkan yazıdan da görebileceğiniz gibi, ‘ABD ambargosuna tabi olan ülkelerin kullanıcıları’ için durum böyledir. Aynı şey ‘Cisco System’, ‘SolidWorks’ ve ‘Symantec’in internet siteleri için de geçerlidir. Abluka, Küba’nın bant genişliğine ve bağlantı sağlama yeteneğine kısıtlamalar getirmektedir. Küba’nın, kendi kıyılarının yakınından geçen
fiber optik denizaltı kablolarına bağlantı sağlamasına izin verilmemektedir. ABD hükümetinin serbest bilgi akışını ve yeni teknolojilere erişimi engellemesinin sebebi nedir?” diye konuştu.

ABD’de medya tekellerinin Küba’dan “Vatandaşlarının internete girmesini engelleyen sansürcü totaliter bir rejim” diye söz edilen haberleri sık sık servis ettiği biliniyor. Bu tür yalan haberler yakın geçmişte ülkemiz medyasında da yer bulmuştu.

Kübalı bakanın verdiği bir diğer örnek ise, kültür yaşamı ile ilgili. Kısa süre önce Küba’da sahne alması planlanan New York Filarmoni Orkestrası’nın ABD hükümeti tarafından engellendiğini belirten Rodriguez, “Kübalı sanatçılar Amerikalı dinleyiciler önünde sahne almak için hiçbir ücret talep edememektedir. Sanatsal yaratı nasıl olur da suç addedilebilir? Abluka, kültürsüz bir kibrin ürünüdür” dedi.

Son anketlere göre ABD vatandaşlarının yüzde 76’sının ablukaya karşı olduğunu hatırlatan Rodriguez, ablukanın sürdürülmesinin aynı zamanda antidemokratik bir uygulama olduğuna da dikkat çekti.

"Abluka, Küba'ya özel bir düşmanlık yasasına dayandırılıyor"
Rodriguez, geçen yıl 11 Eylül’de konuşan dönemin ABD Başkanı Bush’un Küba’ya uygulanan ablukayı, yalnızca
savaş koşulları için geçerli olan ve sadece Küba’ya karşı uygulanan 1917 yılına ait ‘Düşmanla Ticaret Yasası’na dayandırdığını da hatırlatarak, “Ciddiyet sahibi hiçbir insan Küba’nın bu süper gücün ulusal güvenliğine tehdit oluşturduğu iddiasında bulunamaz. Bizim gücümüz kanunun, gerçeklerin ve aklın gücüdür. Küba’nın, terörü desteklediği iddia edilen devletler listesine, bazı abluka tedbirlerini gerekçelendirmek için kullanılan bu düzmece listeye sokulmasına son verilmelidir. Bu ülkede haksız şekilde tutuklu bulunan beş terör karşıtı kahramanımız derhal serbest bırakılmalıdır” dedi.

“Obama ablukayı kaldırmak için tarihsel fırsata sahip”
Rodriguez, konuşmasının devamında Obama’ya değindi. Obama’nın aynı kürsüden uluslar arası hukukun önemine işaret eden bir konuşma yaptığını , “Hiçbir ulus bir diğerine hâkim olmaya çalışmamalıdır” dediğini hatırlatan Rodriguez,
Washington yönetiminin de uluslar arası hukuku ayaklar altına alan ve kendi sınırlarını aşan kanunlar uygulama yetkisi olduğunu düşünmesini kimsenin kabul etmemesi gerektiğini söyledi.

Obama’nın ABD’nin Küba politikasında değişim yaratmak ve ablukayı kaldırmak için tarihsel bir fırsata sahip olduğunu söyleyen Rodriguez, “Kendisi, özel lisanslar ya da muafiyetler vererek, insani gerekçelerle ya da ABD ulusal çıkarları adına istisnalar getirerek, bu yasakları beraberinde getiren yasalarda değişiklik bile yapmadan, şu anda ve sadece kendi onayıyla, abluka uygulamasında kayda değer değişiklikler yapma yetkisine sahiptir” dedi.

Rodriguez, Obama’nın ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmalarda sağlık sigortasını kaybeden ABD vatandaşlarının tedavilerinin yarıda kalması gibi örnekler vererek muhafazakar sağ politikaları eleştirdiğini anımsatarak, Obama’nın abluka nedeniyle mağdur olan Kübalı hastaları da aynı hassasiyetle ele alması gerektiğini kaydetti.

"Diyalog çağrımıza yanıt bekliyoruz"
Rodriguez, Küba Devlet Başkanı Raúl
Castro Ruz’un ulusal bağımsızlığı tartışmaya açmadan her konuda diyalog kurmaya ve tüm ikili problemleri müzakere etmeye istekli olduğunu açıkladığını söyleyerek halen ABD hükümetinden yanıt beklediklerini ilan etti.

“50 yıldır sosyalizm sayesinde direnebildik”
Rodriguez, yaşanan tüm sıkıntılara karşın ekonomik ablukanın Küba halkının yurtsever kararlılığını ezme amacına ulaşamadığını ve ulaşamayacağını vurgulayarak, “ABD temsilcileri ekonomik sıkıntılarımızın sistemimizin başarısızlığından kaynaklandığını söylediler. Ama yalan söylüyorlar; belki bunun nedeni kötü niyetten ziyade cahillikleridir. 50 yıldır sistemimiz sayesinde direnebildik ve ablukaya rağmen kalkınmayı başardık. Şayet sistemimizin çalışmadığından bu kadar eminseler, ablukaya neden ihtiyaç duymaktadırlar?” diye konuştu.

Rodriguez, Küba halkının sorunlarını çözmek ve sistemi sosyalizm içinde mükemmelleştirmek için egemenliğini koruyarak ilerlemeye kararlı olduğunu vurgulayarak konuşmasını tamamladı.

ABD, AB ve Norveç adına yapılan konuşmalar
Rodriguez’in konuşmasının ardından söz alan ABD’nin BM Temsilcisi
Susan Rice, “Küba’da yaşanan yoksulluğun sorumlusunu ABD’nin yaptırımları olarak göstermek yanıltıcıdır. Yaşanan yoksulluğun sebebi, Küba’da ekonomi ve toplum üzerinde olan devlet denetimidir. ABD tersine, Kübalılara en fazla insani yardım sağlayan kaynaktır” iddiasında bulundu.

Küba delegasyonunun sunduğu karar taslağının realiteyi yansıtmadığını savunarak bu nedenle aleyhte oy kullanacaklarını söyleyen Rice, “Öte yandan, bilgiye ve kaynaklara ulaşmaları için Kübalılara destek olmaya devam edeceğiz. Küba yönetimi de vatandaşları için birçok şey yapabilir. Örneğin Küba hapishanlerindeki siyasi suçluları serbest bırakarak ya da ifade özgürlüğüne saygı göstererek işe başlayabilir” dedi. Rice, Washington’un Havana ile olan ilişkilerinde yeni bir sayfa açtığını, ancak henüz bu girşimine bir yanıt alamadığını da savundu.

Rice, sözlerini bitirdikten sonra salonu terk etti. Rice’ın ardından Avrupa Birliği ve Norveç adına yapılan konuşmalarda da Küba’nın insan hakları karnesini geliştirmesi gerektiği yönünde ifadeler kullanıldı.

"Guantanamo ve Ebu-Garib'in suç ortağı olan AB'yi demokratik otorite kabul etmeyiz"
Konuşmalara yanıt veren Rodriguez, öncelikle, Guantanamo ve Ebu Garib’de gerçekleştirilen
işkence faaliyetlerinde suç ortağı olan Avrupa Birliği’ni demokrasi alanında model dikte edebilecek ya da tavsiyede bulunabilecek bir ahlaki otorite olarak kesinlikle tanımadıklarını ilan etti.

Rodriguez, “Ne yazık ki şu anda burada salonda bulunmayan Bayan Susan Rice, sözlerine ‘burada bir kez daha’ diyerek başladı. Bu ifadeyle geçmişte ABD'nin on yedi temsilcisinin yaptığı şeyi tekrarlamak için geldiğini kabul etmiş oldu. Gizli bir memorandumla temellendirilen ve amacı Küba halkının açlık çekmesi, çaresiz düşmesi ve cesaretini kaybetmesi olan abluka politikasını savunmak gibi üzücü bir işi üstlendi” diye konuştu.

Güçlü bir yabancı ülkenin ajanı olan, ABD hükümeti tarafından finanse edilen paralı askerlerden Rice’ın muhalefet üyesi ya da siyasi tutuklu diye söz ettiğini söyleyen Rodriguez, “Eğer siyasi tutuklular hakkında konuşmak istiyorsak Amerika Birleşik Devletleri hapishanelerinde zalim, insanlık dışı, onur kırıcı muamelelere maruz kalan beş Kübalı terör karşıtı kahraman serbest bırakılsın” dedi.

"'Soykırım' tanımını tekrar incelesinler"
Rice’ın soykırım sözüne yaptığı itiraza karşılık veren Rodriguez, “Soykırım suçuna karşı 1948 Cenevre Sözleşmesi’nin 2. maddesinin b) ve c) fıkralarından alıntı yapıyorum: b) fıkrasında ‘Soykırım, grup üyelerinin fiziksel ve zihinsel bütünlüğüne ağır hasar verilmesidir’, c) fıkrasında da ‘Soykırım, belirli bir insan grubunun fiziksel açıdan toptan ya da kısmi imhasına yol açacak varlık koşullarına kasıtlı olarak tabi tutulmasıdır’ denilmektedir.
Dışişleri Bakanlığı'na bu sözleşmeyi daha iyi incelemelerini tavsiye ediyorum” dedi.

Rodriguez, Susan Rice’ın Ağustos ayında New York Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada “Amerika Birleşik Devletleri’nin dinlemeye, farklılıklara saygı göstermeye ve yeni fikirleri dikkate almaya hazır olduğunu gösteriyoruz” ifadesini kullandığını da hatırlatarak, “Bayan Rice’ın bu sabah tümüyle karşıt şeyler söylemek zorunda kaldığını görmek beni derinden şaşırttı” dedi.



sol.org.tr'den  alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/enternasyonal-gundem/abd-kubayi-dunyadan-soyutlayamadi-haberi-20079

« Önceki ::