Yazsam mı bilmiyorum.
Evet evet yazmalyım.
Yok hayır yazmamalıyım.
Yok yok Yazmalıyım tabiki.
Nihayet memleket yarın bir seçimi daha sonlandırıyor.
Seçim sonuçları ne benim nede partimin zerre kadar umurunda değil.
Bizim seçim dönemlerinde ki amacımız ne kadar insanı partiye katabildiğimiz.
Kandidatif çoğunluğa inat, nitelikli azınlık olarak yarın seçimlere 'Durdurun' diyerek giriyoruz. Ve yarın göreceğiz ki kaç kişi bu gidişe dur diyecek.
Ve göreceğiz ki yarın kaç kişiyi çark çekiçli bayraklarıyla parti ve sınıf saflarında göreceğiz.
Bizim öyle onbinlerce tl dökerek yaptıracağımız ne bir anket nede bunu bedava gerçekleştirecek bir anket şirketimiz var. Devlet hazır anket yapmışken bizde diyoruzki hele bir sonuçlara bakalım, kim bizden kim bizden değil.
Blogta gerçekleştirdiğimiz anket sonuçlarını artık açıklama zamanıdır.
Vaadedilenden 4 gün sonra olsada ( ki bu coğrafya vaadlere açıktır. ) anket sonuçlarını açıklıyorum.
İçimden geçen bu anket sonuçlarının birebir yarınki yerel seçim sonuçlarında da gerçekleşmesi. Ama yine biliyorsunuz ki şimdilik bu mümkün değil ve bu sonuçlar gerçeği yansıtmıyor. Öncelikle oy veren her arkadaşa teşekkür ediyorum. Unutmayın arkadaşlar.
Memleketin ve suyun satılmadığı,
İnsanın insana kulluk etmediği,
Her ulusun kendi coğrafyasında özgürce yaşadığı,
İnsanların düşüncelerinden dolayı katledilmediği,
Çocukların yargılanmadığı ve 12 yaşında çalışmak zorunda bırakılmadığı,
Kul olmayan, ezilmeyen, hakkını arayan ve hesabını soranların yaşadığı,
İnsanlarının inandığından dolayı ötekileştirilmediği, bir başka memleket ve bir başka dünya mümkün.
Sonuçlar hayrada olsa şerrede olsa gün emekçilerin alın terinde ışıldasın.
İşte anket sonuçları.
Türkiye Komünist Partisi: 27
CHP: 29
DSP:1
AKP: 15
MHP: 6
DTP: 8
Diğer: 7
Keş ke...
SIKIŞIYORUZ...
Sıkışıyoruz...
Çok konuşuyor, az üretiyoruz.
Az üretiyor, çok biliyoruz.
Çok biliyor, hiç okumuyoruz.
Hiç okumuyor ama çok tartışıyoruz.
Çok tartışıyor ama cahilliktenmidir nedir bilinmez tartışmanın sonunu hakarete bağlıyoruz.
Tıkanıyoruz.
Metroda, otobüste, kahvede, evde, işte memleketi kurtarıyoruz.
Hayatımız boyunca işçi kalacağımız halde yeryüzünün en kaliteli patronsevicisi oluyoruz.
Aç kalıyor, açıkta kalıyor yinede HAMD olsun diyoruz.
Isınamıyor, geçinemiyor, giyinemiyor ama 'Dünya Başbakan Görsün' diye alanlara doluşuyoruz.
Dünyada neredeyse en çok bebeği biz öldürdüğümüz halde 'üç çocuk yaparak' açığı kapatıyoruz.
Çok çabuk seviyor, çok çabuk tüketiyoruz.
Tükeniyoruz.
Mini eteklilere küfür ediyor ama 14 yaşındaki bir kızı iğfal etmeye kalkan sübyancı soytarılara arka çıkıyoruz.
Bizden olana ağlıyor, olmayanın çanına ot tıkıyoruz.
Umursamıyoruz.
Anamızı da alıp giderken birilerinin yanından her seçimde gidip yine babalar gibi memleketi satanlara oy vererek babaları alıyoruz.
ABD'den %82 nefret ediyor ama kuklalarına hayran oluyoruz.
Bir koyup üç alacakken sonra üçün arasına koydukları biri alarak rahat rahat uyuyoruz.
Mutlu oluyoruz.
Dur deyince durmuyor alnımızın çatından vuruluyoruz.
Gardiyanların yanağımızı sevmesini hazmedemiyor kendimizi sandalyeden aşağı atıyoruz.
İşkence de dayanamıyor,
Çok çabuk ölüyoruz.
Ama ne olursa bir gidiyor bin geliyoruz.
Nah geliyoruz...
Aziz Nesin, Seni Çok Özledik....
Sevgili Aziz Abi.
20 aralık 1915'te doğdun bunu biliyorum ve sana doğumundan 94, ölümünden tam 14 sene sonra bu mektubu yazıyorum. Biliyorum yaşasan bu mektuba çok güler ve yine çok komik hikayeler yazardın ama ben yine senin için, senin hakkında yazma cureti gösteriyorum. Beni affet.
Aziz Abi. Ölümünün üzerinden tam 14 yıl geçti. Koskoca 14 yıl. Sen beni tanımıyorsun. Düşün hayata gözlerine yumduğun vakit onaltısında olan bir yeni yetmeyi nasıl tanıyabilirsinki. O yeni yetme büyüdü Aziz abi. Bugün tam otuz yaşında. Otuz yaşındamı diye burun bükme sakın. O otuzlu yaşlar ki sen Bursa'da ilk sürgününü ve bir polisten ilk ve son tokadını yemiştin hatırlatırım. Neyse.
Sana sirayet eden komünizm hastalığı bana da sirayet etti . Hemde bildiğin gibi değil. Bildiğin gibi değil diyorum çünkü ben senin gibi bu kadar hüzünden bu kadar gülünç şeyler çıkartamıyorum. Aziz Abi... Seni çok özledik. Her geçen gün daha çekilmez, her geçen gün daha karamsar oluyor memleketim. Sen Zübük'ü yazmıştın ya, Şu an memleketi görsen Zübük'ten değil Zübüklerden geçilmiyor ortalık. Bildiğin gibi değil.
Seni kaybedeli tam 14 sene oldu. Koskoca 14 sene. Sana bir anlatsam neler olduğunu, şöyle bir yüzyüze gelsemde bir anlatsam, sende anlardın bu yeni yetme komünistin niye bu kadar hüzünlü olduğunu...
Biliyormusun Aziz Abi, çok şaşıracaksın ama Süleyman Demirel artık devletin hiç bir kademesinde görevli değil. Biliyorum sen bundan da hikaye çıkartırdın ama noldu biliyormusun, 2007 senesinde yapılan genel seçimlerde solu toparlamak için adı bol bol zikredildi kendisinin. Düşünebiliyormusun , bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz diyen Demirel solu toparlayacakmış. Şu an bile katıla katıla gülesim geliyor.
Sonra 1999'ta genel seçimler yapıldı memleketimde. Bu yeni yetme o zamanlar üniversitede öğrenci. Ecevit geldi iktidara, bilirsin Karaoğlan diye bilinen Ecevit. Önce Tahkim denilen bir zımbırtıyı geçirdiler meclisten, sonra Mai, sonra tütün yasası, pancar yasası vs. çok milliyetçi,vatanperver cart curt olan MHP'yle birlikte.. Bu yeni yetme her zaman alanlardaydı. Alanlarda ve memleketin her sathında. Ecevit Hükümeti denilen bu alabildiğine gerici hükümete karşı. Sonra tarihler 19 aralık 2000'i gösterdiğinde bu çok sevgili hükümet Hayata Dönüş diye bir operasyon yaptı. O zamana kadar bilinmeyen silahları denediler bu operasyonda biliyormusun. Kıyafet yanmadan eti yakan silah. ( Sonraları, çok sonraları bu bombalar Filistin'de de kullanıldı ama ona sonra değineceğim kusuruma bakma.) Onlarca insanını hapishanelerde, yüzlercesini de ölüm oruçlarında kaybetti bu memleket. Ve içimi acıtan ne biliyormusun. Belki de bu yeni yetme hayatında ilk kez sesini yükseltemedi faşizme karşı, şöyle bir gürleyerek. Çünkü yasaklandı F Tipine karşıyız demek. Korktu biraz heralde, senin gibi olamadı, ama senin gibi olmak için çok çabaladı emin ol. Bunların hepsini Karaoğlan yaptı Aziz Abi. Hani şu toprak işleyenin su kullananın diyen Ecevit var ya işte o. Ha az kalsın unutuyordum bir mesele oldu ki o zamanlar bu mevzu tam senlik. Bu memleketin Cumhurreisi, Başbakanına yani Ecevit'e anayasa kitabını fırlattı ki sorma gitsin. Gülelim mi, ağlayalım mı vallahi bilemedik. Kitap Ecevit'in suratında patladı ama sonrası bir bilsen sanırsın 2. Dünya Savaşında kıtlığa düşmüş memleket sanki Türkiye Cumhuriyeti. Söylemekten utanıyorum ama çoğu kadınımız şey oldu, şey oldu işte anla krizden dolayı...
Sonrası mı diyorsun. Hiç deme Aziz Abi. Sonra 2002 senesi oldu. Gariban Ecevit 'İsrail'in Filistin'de yaptığı soykırımdır' dediğinden mi yoksa suyu iyice ısındığı içinmi bilinmez çok çok post hatta ultra post post modern bir darbeyle iktidardan indirildi. Genel seçimler yapıldı ve iktidara kim geldi bil. Recep Tayyip Erdoğan. Şaşırma vallahi de o geldi. Gelen gideni aratır derler ya valla Ecevit'i arar olduk. Daha 5 gün önce Bahçelievlerde parkta içki içiyorlar diye 3 gence satırla saldırdılar. Ege ve Marmara haricinde nereye gidersen git artık evin haricinde alkol alabileceğin bir yer kalmadı. Evrimi, bilimi, aklı ve mantığı savunmak artık suç oldu memlekette. Hele sen bir yazı yazacaksın ha Aziz Abi. Söyleyeyim, Başbakanın karikatürünü çizen son dergiye 70.000 ytl tazminat davası açıldı ona göre. Gün öyle bir gün oldu ki ortalıkta 'Akbaba'lar var ve derdimizi ancak 'Marko Paşa'ya anlatabiliyoruz ona göre.
Sonra bir bakan var. Babalar gibi memleketi satan bir bakan. Memlekette satılmadık tek bir yer bırakmayan. Yabancılara da toprak mülkiyeti verildi artık . Sınırsız toprak alabiliyorlar artık memlekette. Tüpraş, Erdemir, limanlar, Merinos, Petkim, Telekom herbiri babalar gibi satıldı. Ha bu arada dünya ekonomik krize girdi. Cayır cayır yanıyor her yer ve hamdolsun kriz bizi teğet geçiyor. Memlekette üretim yapan ve istihdam sağlayan bir yer kalmış sankide kriz bizi teğet geçiyor. Geçen bir arkadaşla konuşuyorum. Diyorki, bu krizi siyonistler bilerek çıkartmış ve asıl amaç biz Müslüman Türklerin dünyayı yönetmemizden korkmalarıymış. Ne dersin Aziz Abi buna, sen bu sözün karşılığı kaç zübükseverliktir ve bu sözden kaç hikaye çıkartırdın söylermisin bana. Böyle aptallarla doldurdular işte bu memleketi ve bunlarla uğraşmak bize kaldı neylersin.
Bu cümleyi ilgini çeker diye yazıyorum. Çünkü birebir seni ilgilendiriyor. Bu hükümetin kabinesinde ( Bu kabineki son seçimlerde %47 oy aldı) Ertuğrul Günay diye biri var. Yok yok yanlış duymadın bildiğin o Ertuğrul Günay. Bu gerici ve faşizan iktidarda Kültür Bakanı oldu. ( Şaşırma nolur, memleket toz ile duman diyorum sana inanmıyorsun. ) Bu şahıs bir açıklama yaptı dün, Madımak'ı müze yapmak provakosyona sebep olurmuş diye. Seni ilgilendiriyor diye bahsedeyim dedim, ama seni üzdüysem beni affet nolur.
1 Hafta önce İsrail yine Filistin'e saldırdı bu arada. Artık bilgin olsun, öyle ilerici El-Fetihler yada FHKC'lerin sözü geçmiyor Filistin'de. Gericimi gerici Hamas diye bir örgüt var Filistin'de ve oranın savunmasını şu an o yapıyor. Emperyalizme karşı duruşundan dolayı mecburen savunur olduk Hamas'ı. Napalım mazlum halkı savunacak ilerici bir güç olmayınca mecburen bizde Hamas'a kaldık. Ama emin ol Filistin aynı onuru ve aynı ak alnıyla savunuyor yurdunu. Bu konuda rahat ol. Ve emin ol bu yeni yetmenin kalbi senin ki gibi Filistinlilerle atıyor. ( Şu bombadan bahsettim ya sana işte o bombaları kullanıyorlar bugün Filistin'de. Hani kıyafeti yakmayıp eti yakan bombayı. İlk Bizim insanımız da denediler, şimdi Gazze'lilerin üzerinde deniyorlar. Bu hükümet, bundan önceki hükümetler hep bunların emir postası oldu biliyorsun. Ve şimdi noluyor biliyormusun. Bu ülkenin Başbakanı utanmadan İsrail'e posta koyuyormuş edasına bürünüyor. Söylermisin bana Aziz abi, sen bu zübükzadelerden kaç hikaye çıkarırdın ve ölen her Filistin'linin kanı kaç hokka mürekkep ederdi.)
Bu arada, ABD denilen köpek 2003'te Irak'a saldırdı. 2 milyon müslümanı katlettiler. İçimiz yandı. Geçenlerde Zeydi denilen bir Baas'çı, saldırıların müsebbibi Başkan Bush'a ( Evet o Bush'un oğlu Bush'a ) ayakkabı fırlattı. Görsen nasıl mutlu oldum izlediğimde. Hatırladığım sadece evin her köşesini turladığım ve her turladığımda dünyalar tatlısı biricik karımı öptüğümdü. Düşünüyorumda o ayakkabı o itin suratında patlasaydı nasıl bir coşkuya kapılırdım.
Ah Aziz Abi ah. Biz seni anlamadık. Yokluğunu en derinden hissediyoruz. Sana anlatacağım o kadar çok şey var ki bir bilsen. Ama yazdıkça gözlerim doluyor. Diyorum ya ben senin gibi hüzünden gülmece çıkartamıyorum.
Aziz Abi şundan emin ol. Hani şu memleketin %60'ı diye başlayan ve devamını getirmeyeceğim meşhur sözün var ya. O emin ol %95 oldu. Hala anlamıyorlar seni ve anlamayacaklar. Ve bende anlayamayacağım, memleketin bu rakamla yani %95'le sana niye hala küfür ettiğini.
Seni çok seven biricik evlatların. Kerpeten&Kibrit....
Ekonomik Kriz ve Marks.....
Önünü görebilen beri gelsin. Bir kaostur alıp başını gidiyor. Yeryüzü emekçileri bir saldırı karşısında ne yapacağını şaşırmış bekliyor. Tabi bu arada da bir Marks söylentisidir almış başını gitmiş. "Efendim Marks şunları söylemiş, adam bilmem kaç yıl öncesinden bunu öngörmüş, krizin nedeni Marks'ın kitaplarında enine boyuna açıklanıyormuş" vs. Yanılmıyorsam bu söylentiyi ilk çıkaran muhafazakar Financial Times'tı. Kapağında dünün neo con'u bugünün sosyalisti Nicholas Sarkozy elinde Das Kapital okurken karikatürize edilmişti. Bizim ulusal medyada da bunu ilk dillendiren Sabah gazetesi olmuştu. Gazete sağ üst köşesine bir Marx hayaleti çizerek kriz analizi sunuyordu. Marks', Marx&Spencer'ın büyük ortağı sanan yada das kapitali sadece Ahmet Kaya'nın, Bir Acayip Adam parçasında ki Suphi'nin göbek adı olarak bilen yeni neslimiz haliyle bir dumur yaşadılar. Yaşamaya da devam ediyorlar. Çünkü olay rezalet boyutuna ulaştı. Kimdi bu Marks, ne yiyip ne içmişti ki de birden bire böyle löp diye karşılarına çıkmıştı.
İş Bankası Yayınları Das Kapital'in üç cildini de basacakmış. Krizin sebebi kendileri değilmiş gibi büyük bir pişkinlikle basacakalrmış Das Kapitalleri. ( Çünkü Frankfurt Kitap Fuarında Marks'ın eserlerine baskıda İncili geçeceğine kesin gözüyle bakılıyordu. ) Daha önceki bir yazımda da bahsettiğim gibi su gibi oynak bu sermaye dediğin kerata. İşçilere, işçi sınıfına Marks'ı yeniden öğreteceklermiş, sanki sınıf Marks'ı unutmuş gibi.
Peki nedir arkadaşlar sermayenin, yarın iktidarı kaybetmek mi bugün para kazanmak mı ikileminde tercihini bugünden yana kullanmasına sebep. Şudur arkadaşlar:
Birincisi İşçi Sınıfı kendisine iktidarın yolunu açacak bir öncüden yoksundur. O yüzden Marksizmi parti okullarında değilde, evinde, kütüphanede yada otobüste vs. öğrenecek olan sınıf, bir tehdit değildir. Bu sınıfın Nasreddin Hocadan okuduğu fıkralarla Marksizmden öğrendikleri arasında pek bir fark yoktur.
İkincisi son yirmi yılda dayanışmadan iyice kopmuş olan sınıf, yine kendisi gibi uyuşuk bir nesil yetiştirmiştir. Önceliği öncüye vermeyip sadece keni bireysel çıkarlarını düşünen bir kadro tehdit olmayacaktır. Bu kadrolar dayanışma kültürünü öğrenip deneyim kazanana kadar sermaye karşı saldırı için kendisine gerekli tüm tedbirleri zaten alacaktır.
Üçüncüsü bugünkü krizin çözümü Marks'tan daha da fazla olarak Lenin'dedir. ( Dönemden ve kapitalizmin evrim sürecinden dolayı. ) Bizim yeni nesil sadece Marks'ı okuyacak, Lenin'in kim olduğunu bile öğrenmeden marksist mücadeleye katılacaktır. ( Biraz komplo teorisi gibi oldu ama ben bunun kısmen doğru olduğuna inanıyorum. Büyük taraftar Mehmet Altan'ın, Siyaset Meydanında söylediklerini hatırlasınıza. Mehmet Altan Marks'ın küresel krizi bildiğini ve Leninizmin ise artık öldüğünü gözümüzün içine baka baka söylemedi mi? )
Lenin olmadan girişilen sosyalist mücadeleyi bir düşünsenize. Bu mücadeledeki görüntü Er Ryan'ı kurtarmaktaki çıkarma esnasında ABD askerlerinin sapır sapır döküldüğü o sahneden farksız olurmu. Tabi olmaz. Marksizmin yanına Leninizmi koymadan, yani M'nin yanına L'yi eklemeden hiç bir şey olmaz. Sermaye bu haliyle tabiki de Marks'ın kitaplarını basar. İş Bankası Yayınları Das Kapitalin yanında promosyon olarak, Devlet ve İhtilal'i, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması'nı veya 'Sol' Komünizm: Bir çocukluk Hastalığı'nı verse ya o zaman görelim, krizin nasıl çözüldüğünü ve Marks'ın gelecekle ilgili neyi gördüğünü.
Papa 16. Benedictus Hazretleri buyurmuş:Mış muş....
Sabah hürriyet.com.tr’de şu haberi görünce çok şaşırdım. Gözlerime inanamadım dersem yalan olmaz. Papa 16. Benedictus Hazretleri şöyle buyurmuş: “ROMA Katolik Kilisesi lideri Papa 16. Benedikt, ABD başta olmak üzere Avrupa piyasalarını da etkilemeye başlayan küresel mali krizi "bir ilahi uyarı" olarak nitelendirdi. Papa, bankalar ve kredi kuruluşlarının batmakta olmasından ibret alınması gerektiğini belirterek, "Büyük bankaların çöküşünde, paraların yok oluşunda, tüm bunların bir hiç olduğunu görüyoruz" dedi. "Yaşanan krizin maddiyata bel bağlamanın yanlışlığını ortaya koyduğunu" savunarak, "Hayatlarını sadece başarı, kariyer ve para gibi gözle görülür ve hissedilebilir şeyler üzerine bina edenler, evlerini kum üzerine kurmuşlardır. Gerçekmiş gibi görünen bu şeyler eninde sonunda geçip gidecektir" diye konuştu. Enteresan değil mi? Bunu söyleyen Vatikan adıyla bilinen memleketin Devlet Başkanı aynı zamanda da tüm dünya Katoliklerinin Holy Father’ı. Katolik kilisesinin 265. papası ne güzel buyurmuş. Tanrısal bir huzur, bir sevgi, bir tını var mesajda. Hırsa kapılıp sadece kendini düşünen insanların ne hale geleceğini özetliyor hazret. Ancak Vatikan’ın tarihi nedense hazretin bahsettiği gibi sevgi dolu değil. Bu tarihe ve bir kurum olarak kiliseye ve bir devlet olarak Vatikan’a az sonra değineceğim. Ancak buna değinmeden önce bu sevginin akıttığı ve akıtacağı kan ironisinden bahsetmek istedim. Ama bu din adamlarının ve bu adamlara inanan garibanların bu yazıdan sonra çıkış yolları var yinede. Diyecekler ki kardeşim, kötü olan papa değil. Bir kurum olarak dinde değil. Dini yanlış yorumlayan zihniyet. ( Tıpkı bizim memleketimizde olduğu gibi ) Ve hemen arkasından şunu diyecekler: “İslam tarihinde böyle iğrençlikler gördünüz mü? Duydunuz mu? Asla? Neyse yorumu sizlere bırakıp yazıya geçiyorum. İsa’nın 12 havarisinden biri olan ( Simun ) Petrus, İsa’nın işaret etmesiyle birlikte Roma’da kilise kurar. Böylelikle hristiyanlık, o an için dünyanın en büyük imparatorluğu olan Roma’nın içine sızmaya başlar. Ancak hristiyanlığın yayılması ve halk tarafından kabul görmesi kolay olmamıştır. Çünkü çok güçlü bir rakip olan Mitraizm diniyle ( pers dini ) uğraşması gerekmektedir. Hristiyanlar uzun bir süre yer altında örgütlenmek zorunda kalmıştır. Yeryüzüne çıkabilmek içinde bugünün güncel tanımıyla yoğun lobi çalışmaları yapılmış ve en sonunda İsa’nın öğrencileri Roma’yı ellerine geçirmiştir. Tarihler m.s. 313’ü gösterdiğinde Milano Fermanıyla hristiyanlık serbest bırakılmış ve m.s. 380 yılında da Theodosius hristiyanlığı Roma’nın resmi dini ilan etmiştir. Ogün bugündür de kara avrupasının resmi dini olarak süre gelmiştir. Roma içerisinde mevcut 5 tane patrikhane vardı. Kudüs, İstanbul, İskenderiye, Antakya ve Roma. Bunlardan Roma kilisesi bugün Vatikan olarak bilinmektedir. İsmini ise kurucusu Petrus’un katledildiği Vaticanus adlı tepelerden almaktadır. M.s. 330 yılında Roma imparatoru Konstantin, jeopolitik konumu itibariyle İstanbul’u başkent yapmaya karar verince başkentle birlikte tüm devlet kurumu ve tabi ki yeni dinin yeni kurumları da İstanbul’a taşınır. İşte Vatikan’ın yıldızı bu noktadan sonra parlamaya başlamıştır. Papa Büyük Leo, Romalı soyluların ve askerlerin desteğiyle tanrısal gücünü kabul ettirmiştir. Bunun üstüne M.s. 475’te Roma İmparatorluğunun ikiye ayrılmasıysa kilisenin gücüne güç katmıştır. Çünkü hristiyanlık merkezi İstanbul olan Doğu kilisesi ve merkezi Roma olan Batı kilisesi olarak ikiye ayrılmıştır. Bu şu anlama gelmektedir. Vatikan bağımsız olmasa bile özerk bir konuma yükselmiştir. Artık kilise tarihin karşısına dini bir kurum olarak değil, fakat bir devlet kurumu olarak çıkacaktır. 8. konsül olan İstanbul Konsülünde kutsal ruhla ilgili tartışmalar iki kilisenin arasını açmış ve 1054 yılında Roma Kilisesi, Ayasofyaya gönderdiği bir belge ile Ortodokslarla yollarını resmen ayırmıştır. Dönem içerisinde Papalar gerek dünyevi gerekse ührevi olarak kendilerini toplumda en üst seviyeye çıkarabilmeyi başarmışlardır. Öyledir ki Kutsal Roma Cermen İmparatoru Büyük Karl tacını Papa 3. Leo’dan almıştır. 11. asırdan itibaren Papalar, imparatorlara karşı üstünlük kazanmaya başlamış, Papa 7.Gregor, imparator 4. Heinrich’e kafa tutabilecek kadar elini kuvvetlendirmişti. Papa 8. Bonifatius 1302’de “Unam Sanctam” fermanını yayınlayarak kilisenin evrensel hükümdarlığını, Papa 3. İnnocente ise kendini resmen İsa’nın vekili olarak ilan ediyordu. Vatikan sadece devlet düzeyinde değil toplum düzeyinde de etkinlik kazandı. Ancak toplum üzerinde dönem içindeki uygulamaları insanlık tarihinin en iğrenç günleridir. Valdensesler ile Katharlar'ın kurulu düzeni sarsan öğretiler yaymaya başlamaları üzerine, 1231'de Papa IX. Gregorius tarafından kurulan engizisyon mahkemeleridir bahsettiğimiz. İnsanlara suçunu kabul edene kadar işkence edilen, kadınların içine giren şeytanları çıkarmak için diri diri yakıldığı, cadı avına çıkıldığı dönemdir bu. Engizisyon Mahkemeleri İsa’nın vekili tarafından kurulmuştur. Din adına, Tanrı adına sayısız insanlık dışı insan kıyımları yaşanmıştır. Sırf insanlar evlerini kum üzerine kurmasınlar diye. ENGİZİSYON MAHKEMELERİ Bu mahkemelerin öyle bir işleyişi vardır ki masum olma ihtimaliniz hiç yoktur. O kadar işkenceye dayanamamışsanız ölmüşsünüzdür. Yok eğer dayandıysanız ve suçunuzu itiraf etmiyorsanız ölene kadar bu işkencelere katlanacaksınız. Yok eğer itiraf ediyorsanız da bu sefer suç ortaklarınızın kim olduğu aynı yöntemlerle sorgulanacak ya da ölene kadar bir çukurda hayatınızı tamamlayacaksınız. Mahkemeye düştünüz mü masum olma ihtimaliniz yoktur. Suçlusunuz… Sonuç olarak suçlu olan 10 milyon kişi katledilmiştir. Tabiki suç sadece Avrupa’da kiliseye kafa tutmakla olmuyordu. Birde tarihin bize öğrettiği bir başka suç olgusu vardı ki bu hristiyan muhalifleri değil, Asya’da kilisenin en büyük rakibi olan Müslümanları kapsıyordu. HAÇLI SEFERLERİ Hepimizin bildiği gibi 1071 yılında Türkler, Bizans ordularını hezimete uğratınca, Bizans İmparatoru için kardeş Avrupa’dan yardım istemekten başka çare kalmadı. 1071 Avrupa için korku dolu günlerin habercisiydi. Hem kutsal topraklar ebediyete kadar hristiyanların elinden gidiyor, hem de ( ki bana göre doğru olan yorum budur. ) doğunun zenginliği Avrupa’nın geleceğinden çalınıyordu. YİNE PAPA, YİNE PAPA… Türkler İstanbul'un yakınlarına kadar ilerleyerek İznik'te Anadolu Selçuklu Devleti'ni kurunca, Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos Papa II. Urbanus'tan Türklere karşı yardım istedi. Fransa'nın Clermont kentinde bir kurultay toplayarak Avrupa'nın liderlerini Müslümanlarla savaşa çağırdı. 1097’de başlayıp, 1270’ e kadar tam 173 sene süren ve 9 kez tekrarlanan haçlı seferleri böylelikle başlamış oldu. Bu zaman içerisinde de yaklaşık 9 milyon insan katledildi. Bu seferlerden en ironik olanı şüphesiz 4. Haçlı seferidir. Papa III. Innocentius’un emri ve komutasıyla, Hristiyan doğu kilisesine yardım için gelen Katolik batı 4. haçlı seferinde ( m.s. 1200 ) gözünü İstanbula dikmiş, hedef Kudüs’ken İstanbul’u yağmalamıştır. İstanbul kan gölüne dönmüş, İstanbul 57 yıl Katolik işgalinde kalmıştır. BİR BAŞKA SUÇ UNSURU OLARAK PROTESTANLIK… Almanya asıllı Martin Luther, endüljans karşıtı bir yazısı nedeniyle Roma’da gıyaben yargılanır ve Roma tarafından aforoz edilir. Luther ise aforoz kağıdını halk içerisinde yakar. Papazlara ihtiyaç duymaksızın Kitab-ı Mukaddes'i okuyabildikleri için, her vaftiz edilmiş inananın, aracı bulunmadan rahiplik yetkisi olduğuna inanan Protestanlar, Ortodoksluk ve Katoliklikten sonra hristiyan dininde, Martin Luther ve Jean Calvin'in öncülüğünde bir üçüncü mezhep olarak taraftar bulmaya başlar. Ancak bu durumdan rahatsız olan kilise yine karşı saldırıya geçer. Karşı saldırı dediğimiz şey, daha çok kan, daha çok vahşet, daha kıyımdır. 1572 yılında Paris’te 40000 kişinin öldürülmesi ve 400000 kişinin sürülmesine sebep olan Saint-Barthelemy Katliamı, protestanlara uygulanan katliamı anlatmak için yeterlidir. COĞRAFİ KEŞİFLER… 15. yüzyılın başlarında başlayan coğrafi keşifler insanlık tarihinin yüz kızartıcı dönemlerindendir. Yeni sömürgeler, yeni iş gücü ve Avrupa’nın kendi neslini ve dinini devam ettirebileceği bir alan gelişmesi olarak değerlendirilebilecek olan bu keşifler beraberinde bir çok katliamı da getirmiştir. Bartolome de Las Casas’ın eserinden bazı alıntılar: Kolomb kraliyet bayrağı altında savaşırken kâşif kılıklı eli kanlı katillerin yaptıklarını Fransız Sosyolog Prof. Dr. Roger Garaudy, Yaşayanlara Çağrı adlı kitabında şöyle anlatıyor: VATİKAN İÇİN AVRUPA’DA SU TERSİNE AKIYOR, VATİKAN TUTUNACAK DAL ARIYOR… Ancak Avrupa’ya bakıldığında siyasi anlamda tarihin akışı Vatikanın istediği şekilde işlemedi. 14. yüzyılda Fransızların Avrupa’da yükselişe geçişi ve 16. yüzyılda Martin Luther ve Jean Calvin'in isyan bayrağı açması, İtalya’da Rönesans ve Almanya’da reform hareketlerinin başlaması, Augsburg ve Westphalia Anlaşmaları, yani aydınlanma dönemi, kilisenin belirginliğini yavaş yavaş ortadan kaldırmaya başladı ve üçüncü mezhep olarak Protestanlığın ayrılmasıyla da büyük bir nüfus kaybına uğradı. 1789 Fransız Devrimi ve hemen arkasından gelen Napoleon’un hükümdarlığı Vatikan için tam bir kabustu. Öyle ki sürgünde ölen 6. Pius’un halefi 7. Pius, papalığını Vatikanda değil Venedikte ilan edebildi. Papa 9. Pius dönemine gelindiğinde ise İtalya’da siyasi birlik tamamlanmış, prenslikler birleşmiş ve Vatikan dünyevi bir gücün egemenliğin altına girmek zorunda kalmıştı. Taki tarihler 1929 ‘u gösterene kadar. VATİKAN YİNE DEVLET OLUYOR… İtalya’da iktidarı ele geçiren faşist Mussolini 1929 yılında kiliseyle Patti Lateranensi Anlaşmasını imzalayarak, Vatikan’ın tekrar devlet olmasını sağlar. 2. Dünya Savaşında Yahudilere karşı uygulanan soykırımları bir kere bile kınamayan Vatikan, böylelikle faşizme olan gönül borcunu da ödemiş olur. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra dünyada dengeler değişmiştir. Savaşta dayanamaz yıkılır gözüyle bakılan S.S.C.B., aksine Stalin iktidarıyla savaştan dört başı mamur çıkmıştır. Dünyanın tepesinde yeni bir tehlike vardır. O da şeytanın sözcülüğünü yapan Komünizm ve komünistler. Soğuk savaş döneminde Vatikan ilk, orta, yeni ve yakın çağda olduğu gibi olayların içinde direkt olarak yer almaz. Aksine geri planda, soğuk savaşın buzdan kalesi olarak mevzi alır. Şöyleki: 1944 Kahire Görüşmelerinde, savaştan sonra dünyanın yeni yapılanması ile ilgili bir takım kararlar alınır. Bunlardan bir tanesi ve belkide en önemlisi eroin hammadde ve üretiminin nasıl yapılacağının belirlenmesi üzerinedir. Bu görüşmelerden sonra şu karar alınır. Hiçbir devlet resmi olarak uyuşturucu işiyle uğraşmayacak, uyuşturucu tamamıyla yer altına çekilecektir. Komünizmle mücadele de buradan sağlanan fonlarla yürütülecektir. ( Suat Parlar, Kontrgerilla Kıskacında Türkiye,Mephisto Yayınları,2006 ) Hedefte öncelikle İtalya vardır. Çünkü Avrupa’da, komünizm tehlikesini birebir ve en güçlü olarak yaşayan ülke İtalya’dır. ( Ve Vatikan’ın tepesinde Demoklesin kılıcı gibi durmaktadır. ) Partizanlar savaştan galip çıkmış, Duçeyi ve sevgilisi Clara Petacci’yi idam etmişlerdir. Partizanlara karşı hepimizin bildiği şu meşhur örgüt kurulur: Gladio GLADİO, ABD, UYUŞTURUCU VE VATİKAN… İşleyiş pekte kafa karıştırıcı bir yapıda değildir. Devletlerin uyuşturucu üretiminden elini çekmesiyle birlikte bu işler yer altına çekilecektir. Hammadde ve işlenmiş uyuşturucu Doğu’da ( İran, Afganistan,Pakistan v.s. ) üretilecek, Türkiye, Mısır,İsrail gibi Akdenizde limanları olan iş birlikçi devletlerce de Batıya taşınacaktır. ( Altın Hilal ) Bunlar İtalya’da – özellikle Sicilya’da- bir devlet kurumu haline dönüştürülen Mafia bağlantılarına teslim edilecek, elde edilen parada Vatikan Bankalarında aklanıp, düşük yoğunluklu savaşta, yani komünizmle mücadelede harcanacaktı. O aklanan paralarla ki İtalya’da, Fransa’da, Yunanistan’da, Türkiye’de, Endonezya’da, Şili’de, Kolombiya’da, Küba’da, Portekiz’de, İspanya’da, milyonlarca komünist katledilecekti. Vatikan işte buydu. Tarih boyunca kendisine muhalif herkesi katledebilme yetkisini Tanrıdan alan ve bu yetkiyi acımasızca kullanmaktan hiç çekinmeyen bir kurumdu. Gün gelip direkt katil, gün gelip iş birlikçilik yaparak katle çanak tutuyordu. Hatta öyle bir gün geliyordu ki, bir ülkenin rejimini yıkmak için egemenlerle fütursuzca kol kola girebiliyordu. ( Polonya’da sosyalizm karşıtı, karşı devrimci olan Dayanışma Sendikası’nın sadık savunucusu Papa 2. John Paul’u ve onun Papa seçilmesini kim unutabilir. Yada 11 Eylül’den sonra Fukuyama ve Huntington’un medeniyetler çatışması diye adlandırdıkları yeni bir şeytan avında, elinde meşalesiyle cadı avına çıkmaya hazırlanan 16. Benedictus’un Papa seçilme nedenlerini) O Vatikan’ki ‘Amerikan yerlilerinin, Hıristiyanların Amerika'yı keşfinden ve kolonileştirmesinden önce Hıristiyanlıkla tanışmayı sakince ve özlemle beklediklerini’ ve ‘yerliler 1492´de yeni kıtanın Avrupalılarca keşfinden sonra Hıristiyanlığa geçmek için hiçbir baskıya maruz kalmamışlar, kendi arzularıyla bu dini seçmişlerdir’ gibi bir açıklamayı yapacak kadar mizah anlayışına sahiptir. Ve yine o Vatikan’ın Papa’sı ki, her yerinden irin ve ifrazat saçıldığı halde, hala insanların yüzüne baka baka paranın,kariyerin bir hiç olduğundan dem vurup, ekonomik krizin ‘ilahi bir uyarı olduğu’ndan bahsedebiliyor. İronik ve bir o kadarda komik olan Papa’nın bunları söylemesi değil aslında. Asıl ironi hala bu safsatalara inanan garibanların bulunmasında. 
“Bu 40 yıl boyunca, kadın, erkek, çocuk 12 milyondan fazla insan, Hıristiyanların iğrenç eylemleri ve zorbalıkları yüzünden öldü. Bu rakam kesin ve gerçektir.”
“Kan dökme ve katliam. Köylere giriyor, çocuk, yaşlı, hamile veya loğusa demeden, ağıllarına sığınmış kuzulara saldırır gibi yerlilerin karınlarını deşiyor, parçalara ayırıyorlardı. Kimin tek bıçak darbesiyle bir yerliyi ortadan ayıracağı veya tek mızrak atışıyla başını keseceği ya da bağırsaklarını ortaya dökeceği üzerine bahse giriyorlardı. Anne sütü emen bebekleri zorla alıyor, ayaklarından tutup başlarını kayalara çarpıyorlardı. Bazıları ise onları yüksekten ırmaklara atıyor, bir yandan da gülerek şakalaşıyorlardı. Çocuklar suya düştüğünde; “kımıl kımıl oynuyorsun, seni komik şey seni” diyorlardı. Çocuklarla birlikte annelerini ve önlerine çıkan herkesi kılıçtan geçiriyorlardı. İsa Peygamber’i ve 12 Havari’yi kutsamak ve saygılarını ifade etmek için büyük darağaçları kuruyorlardı. Ayakları neredeyse yere değecek şekilde, 13 kişilik gruplar halinde yerlileri bağlıyor, ateşe veriyor, diri diri yakıyorlardı. Bazılarının bütün vücutlarına kuru saman yapıştırıyor ve bu şekilde ateşe veriyorlardı. Hayatta bırakmak istediklerinin ellerini kesiyorlardı… Kabile beylerini ve soyluları da aynı şekilde öldürüyorlardı. Önce direkler üzerine tahta çubuklardan ızgara yapıyor, sonra onları ızgaraya bağlıyor, altlarına da hafif ateş yakıyorlardı. Yerliler bu korkunç işkenceler altında, çığlıklar atarak can veriyorlardı.”
“Ada yerlileri, İspanyol Adası’ndaki gibi köleliğe ve işkenceye mahkum edildiklerinde, birer birer öldüklerini ve çaresizce yok olduklarını gördüler. Bunun üzerine ormanlara kaçarak, çocuklarıyla beraber kendilerini asıyorlardı. Tanıdığım zorba bir İspanyol’un vahşetinden ötürü, 200’den fazla yerli kendini astı. ”
“Hıristiyanlar Tanrı ve kral korkusunu, kim olduklarını unutmuşlardı. Kıtadaki onca krallıkta yapılan yıkımlar, zulümler, soykırımlar, kıyımlar, hırsızlıklar, şiddet ve zorbaca eylemler o kadar çok, o kadar dehşet vericiydi ki, anlattıklarımız, yapılanların yanında bir hiç kalır.” Bu satırların arkasından gelen bir hiç kalır sözü insanın tüylerini nasıl diken diken ediyor dimi. Bu katliamların her biri İsa’nın yeryüzündeki vekili, hiçbir şekilde hata yapmayan ve günah işlemeyen Papa’nın bilgi ve izni dahilinde yapılıyordu.
“İspanya 15. yüzyılın sonuna kadar kendi Haçlı Seferi’ni sürdürüyordu. 1492, Gırnata (Granada) ’nın düştüğü ve İspanya’da son Arap krallığının yıkıldığı yıldır. Bu, aynı zamanda, Kristof Kolomb’un Amerika’ya ayak bastığı yıldır. Amerika’nın keşfi, daha o zamanda, Haçlı Seferi’nin sürdürülmesi olarak görülüyordu. Sadece sınır değiştirmişti. Bundan böyle sınır Karayibler’den geçiyordu. 718 yılında İspanya’da başlamış olan o savaş, Ant Dağları’nda Dizarre, Meksika’da Cortes gibi fatihler (!) İnka ve Aztek İmparatorluklarını yerle bir edinceye kadar hiçbir an durmadan sürüp gitti. Nihayet, bir yok etme savaşı niteliğinde olmuş olan ve bin yıl süren bir savaştan sonra, 1620 yılında silahları bıraktılar; Gırnata’nın Elhamra’sından Machupicchu harebelerine kadar yer yer görülen birkaç kalıntı, onların göz kamaştırıcı güzelliğine hala tanıklık etmektedir.”
“1492’den 1551 yılına kadar, İnka ve Aztek İmparatorluklarının yıkılmasından sonra, bütün bir uygarlık İspanyollar tarafından yok ediliyor. Kızılderili ölüp gidiyor veya istilacıların mülkiyetine geçmek üzere kendilerinden gasb edilmiş olan topraklarda mecburi çalışmaya zorlanıyor. Devleti ayakta tutan bütün yapılar yok ediliyor, büyük bir bilgi ve ustalıkla yapılmış sulama sistemleri, çok büyük ve gelişmiş şehirler v.b. Sömürgelerle ilgili bütün yetkiler 1542’den itibaren Amerika İşleri Konseyi’nin eline geçer. Bu konsey, ticari teşebbüsler, savaş gibi, konularda veya Piskoposlukların ve Misyoner teşkilatlarının kurulmasında kararlar vermek suretiyle, hem Amerika Kıtası’nı hem de Kilise’yi İspanya’dan idare eder. İspanya Kralı’nın Misyonerleri görevlendirmesini kabul etmeyen tek tarikat oldukları için, 1767’de Cizvitler (konseyden) kovulacaklardır.”
“25 yıl önce Papalığın Fransa Devrimi’ni lanetlediği gibi 1816’da yayınlanan bir Papalık genelgesi de Amerika yerlilerinin bağımsızlık uğruna ayaklanmalarını lanetliyor.”