< Marksiktisat Yazıları... - FOTOSENTEZ - Blogcu





Amerika'nın "Ağalık Hakkı" Tehdit Altında - Korkut Boratav

Para basarak kaynak kullanma imkânı, genellikle merkez bankaları aracılığıyla devletlere verilmiştir. İktisatçılar buna “senyoraj” derler. Türkçeye ağalık hakkı olarak aktarmak uygundur.

Emperyalist sistemin “ağası” olan hegemonik devlet de benzer bir hakka sahiptir. O devletin parası, dünya ekonomisinin rezerv parası olur. 19. yüzyılda sterlin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında da dolar bu işlevi gördü.

Dolara ve ABD’ye odaklanarak, ağalık hakkının, hegemonik devlete sağladığı ayrıcalıkları açıklayalım: Dolar dünya parası olarak kabul edilince ülkeler arası ekonomik ilişkilerde, hem bir değer ölçüsü, hem de ödeme aracı olarak işlev görür. Dış ticarete giren malların (örneğin petrolün) fiyatı dolar olarak belirlenir. Ödemeler de çoğunlukla dolarla gerçekleşir. Dahası, ABD kendi parasıyla dışarıdan borçlanabilen; sadece dolar (veya dolarlı borç senetleri) basarak hem dış borçlarını ödeyebilen, hem de dış açıklarının finansmanını sağlayabilen tek ülke olma ayrıcalığına mazhar olur. Bu, aynı zamanda, dış dünyayı kendi parasıyla satın alabilme; fethedebilme; emperyalist yayılmacılığı (bütçe açıklarına kafayı takmadan) gönlünce sürdürebilme ayrıcalığı demektir. İşte “ağalık hakkı” budur.

Fakat, ağaların hakları gibi görevleri de vardır. Birincisi, emperyalist sistemin “polisliği”, gerekirse “askerliği” de üstlenilecektir; ama, mümkün mertebe sistemin metropollerinde yer alan diğer devletlerle, diğer sermaye gruplarıyla ilişkilerde makul bir “çoktaraflılığı” gözeterek…

İkinci olarak, doların dünya ekonomisinin gereklerini karşılayacak miktarda bulunması gerekir, ne çok fazla; ne de çok az… Sistemin dış ticaretini ve sermaye hareketlerinin gerektirdiği likidite sağlanmalıdır; ancak, sorumsuzca genişletilmesi şartıyla… Evet, emperyalizmin “ağası” olduğu için, Amerika dolarla borçlanabilmelidir; ülkesinin dışındaki üslerinin, savaşlarının finansmanını dolar basarak karşılayabilmelidir; zaman zaman dış açık verebilmeli, dış dünyadan net kaynak aktarabilmelidir, ama “ölçüyü kaçırmadan”…

***

ABD “ağalık hakkı”nı zaman zaman kötüye kullanmış; doların dünyanın rezerv para olma konumunu tartımalı hale getirmiştir. Vietnam savaşının yarattığı dış açıklar nedeniyle 1971’de Nixon doların altınla kısmi bağlantısına son verdikten sonra, doların dünya parası konumunu sürdürebilmesi, diğer ülkelerin “kabulüne” bağlı olmuştur. ABD’nin bastığı borç senetlerinin “sağlam, güvenilir” olduğuna herkes inanmalı; taşınır-taşınmaz dolarlı varlıklar, servetler, Amerikan borsaları sağlam yatırım araçları, ortamları olarak görülmeli; doların değerinde çok büyük çalkantıların, sistematik aşınmaların gerçekleşmeyeceğine güvenilmeli ki “ağalık hakkı” devam etsin.

1980 sonrasında ABD’nin dış açıkları sürekli hale geldi. Bu sayede dış dünyadan Amerikan ekonomisine her yıl milli gelirinin yüzde 1-3’ü arasında değişen düzeyde net kaynak aktarılmaya başlandı. Bu, uzunca bir süre, “ağalık hakkı”nın kabul edilebilir sınırları içinde görüldü. Ne var ki, son on yıl içinde, dış açıklar 800 milyar eşiğine ulaştı; “ağa”ya kaynak aktarımı milli gelirin yüzde 4-6’sı oranlarına yükseldi; dünya ekomisinin tüm ana bölgeleri emperyalist yayılmacılıktan kaynaklanan bütçe açıklarının ve Amerikan tüketicisinin abartılı tüketiminin finansmanını üstlendi…

Bir yandan ABD’nin yarattığı “küresel dengesizliklerin, bir yandan her türlü kontrolden çıkmış finans kapitalin yarattığı borçlanmaya dayalı balonun sürdürülemez olduğu adım adım algılandı. 2008’de de patlayan balon tüm dünya ekonomisini krize sürükledi.

***

Şimdi “ağadan hesap sorma” zamanı geldi; doların dünya ekonomisinin rezerv parası olma konumunun son bulması gündeme girdi. Kampanyayı ABD’nin en büyük dış alacaklısı olan Çin başlattı. Bu ülkenin 2 trilyon doları aşkın rezervlerinin, 1.5 trilyonu dolarlı varlıklardan; yaklaşık 800 milyarı da Amerikan devletinin borç senetlerinden oluşuyor. Ve Çinli liderler Amerika’ya açıkça, pervasızca soruyorlar: “Borcuna ne kadar sadıksın? Doların değerini kasten düşürerek borç yükünü hafifletmeyi mi düşünüyorsun?” Sadece sormakla kalmıyorlar; farklı bir rezerv para yaratma önerisini ısrarla gündemde tutuyorlar. Rusya kervana katılıyor. Adım adım Latin Amerikalılar, ısrarlı rivayetlere göre Körfez’deki petrol ihracatçıları ticarette dolar dışı bir hesap birimi geliştirme adımlarını başlatıyorlar.

Sadece tedirgin alacaklılardan kaynaklanan muhalif seslerle sınırlı kalmıyor. Birleşmiş Milletler de “Uluslararası Parasal ve Finanasal Sistemin Reformu” için bir uzmanlar komisyonu kuruyor ve “giderek dolara dayalı sisteme son vermeyi” öneriyor. Komisyon’un başkanlığını yapan Stiglitz de, “mevcut sistemden fazlasıyla yararlanmış olan ABD’nin değişikliklere karşı çıkmasını” doğal karşılıyor; ancak durumun değişmesini kaçınılmaz buluyor.

Kısacası, ABD’nin “ağalık hakkı”nın tehdit altında olduğu; ancak nasıl sonuçlanacağını öngöremediğimiz bir dönemden geçiyoruz. Dolar’ın rezerv para tahtından indirilmesi, ABD’nin emperyalist sistemdeki hegemonik konumunun da son bulması demektir. Bu, emperyalizmin sonu değildir; ama emperyalist sistemin bünyesinde niteliksel bir dönüşüm anlamına gelecektir.



MONTHLY REVIEW DERGİSİ YARDIMCI EDİTÖRÜ MİCHAEL YATES: KAPİTALİZ

Küba’da müthiş bir sosyal dayanışma var. Halkla yönetim iç içe olduğundan afetlerde çok az sayıda insan ölüyor. Amerikalı siyasetçilerden bir tanesi ise, “okullarda
çocukları doyurmak kötü bir şey, çünkü açlık insanlardaki girişimciliği artırıyor” demişti
Monthly Review Dergisi Yardımcı Editörü Michael Yates ile kapitalizmin krizini ve bu kriz döneminde sendikaların, toplumsal muhalefetlerin ve işçilerin yapabileceklerini konuştuk. Sendikalar ve Gençlik hareketleri üzerine uzman olan Yates’e göre,kriz hala bitmedi ve emekçiler açısından her geçen gün ağırlaşıyor. Yates, gençlerin kendi ayrıcalıklarından vazgeçerek, sadece burjuva özgürlükleri için değil, toplumun taleplerini göz önüne alarak hareket ettiğinde ancak işçiler ve çiftçilerle gerçek bir dayanışma yaşayabileceğini söylüyor.

»Küresel kapitalizm en büyük krizlerinden birini yaşıyor. Sizce bunun nedeni nedir?
Gelişmiş kapitalist ekonomiler yeni yatırım alanlarının açılmasına (burada yatırım derken, fabrika, makine, alet gibi sermaye üretimini kast ediyorum) çeşitli engeller koyma eğilimindedir. Birincisi, piyasada çok az sayıdaki oligopol oluşturan şirket malları kontrol altında tutarlar. Bu birkaç şirket, önceden yapmış oldukları büyük yatırımlar vasfını kaybedene kadar yeni yatırımlar yapmaya isteksizdir. Genişlemek için ya daha küçük olan firmaları satın alırlar ya da kendi aralarında birleşirler. Aynı zamanda bu büyük şirketler, yatırım yapacakları miktardan daha çok kazanmak isterler. Kazandıkları artı değer bir şekilde yatırıma harcanmak zorundadır, çünkü sermaye durduğu yerde değersizleşir. Eğer yeni üretim alanları açacak şekilde bu fazla harcanmazsa, o zaman ekonomi tam istihdam seviyesinin yakınına yaklaşamaz. Kârın değer yitirmemesi için yatırım yapılır ve yatırım sonucu daha da fazla kar elde edilir. Dolayısıyla çözüm olarak üretilen bu yöntem, sadece geçici olarak kalır. Alternatif sunacak olursak, hükümet bu fazla karı vergi olarak şirketlerden alabilir. Sonra bunu ucuz kamusal konutlara yatırarak yoksulları mutlu edebilir.

HIRSIZLIK VE TEFECİLİK MEŞRU
»Finans sektörü nasıl bu kadar genişledi?
Devlet sermaye hareketleri üzerindeki düzenlemelerini kaldırdığı için sermayedarlar istedikleri her şeyi istedikleri şekilde yapabilme özgürlüğünü kazandı. Alt gelirli işçilere borç para vermek bunun sadece bir örneği. Bankalar, gelirleri yükselmediği için sıkıntıya düşen işçilere, fiyatları yükselecek umuduyla ev almalarını önerdi. Ücretleri yükselmeyen işçiler, ellerindeki evlerin fiyatları yükselirse daha iyi bir hayat yaşayabileceklerini düşünerek borçlanarak ev aldı. Bu krizin nedenlerinden biriydi. Diğer neden ise, uluslararası sermaye hareketlerinden ve borsadaki spekülasyondan kar etmek için her yolun denenmiş olmasıdır. Finans, reel sektörü ikame etmeye başladı ve bütün karlar finans sektörüne yatırıldı. Finansal kapitalizm bir kere yükselmeye başlarsa regülasyonların eksikliği sonucu hırsızlık ve tefecilik meşru hale gelir.
Bunlar bütün ekonominin spekülatif bir balona dayanmasına yol açtı. 1990’lardaki bilişim sektörü balonundan bugünkü emlak sektörü balonuna kadar bu hep aynı şekilde oldu. Ekonomideki balonlar mutlaka söner ve bu balonlar söndüğünde reel ekonomi ve istihdam büyük darbe görür. Eğer hükümetler balonlar için önlem almazsa ya da balonların patlaması sonucu ortaya çıkacak sonuçları sorumlulara ödetecek düzenlemeler yapmazsa, sermayedarlar kendi yaptıkları aşırılıkların cezasız kalacağını bilerek hareket edecekler. Bu da gelecekte daha kötü sonuçları olan krizleri kaçınılmaz hale getirecek. Son yıllardaki spekülasyon furyası bütün dünyayı sarmıştı, dolayısıyla bu kriz dünyanın dört bir yanını etkisi altına aldı.

»En kötüsünün bittiği söyleniyor. Sizce öylemi?
İşçi sınıfı açısından bakarsak, bitmedi. İşsizlik her yerde artıyor ve bu yüzden çalışanların gelirleri de düşüyor. Hükümetler şirketleri kurtarıyor, işçileri değil. En temel sorunlardan bir tanesi talepteki düşüş. Dünyadaki talebin kaynağı nerden geliyor? Amerika’daki işçilerden mi? Onların çoğu borç batağına batmış durumda ve her an işlerini kaybedebilirler. Çindeki işçiler mi? Onlar da çok düşük ücretlere çalışıyorlar. O zaman kim? Özel şirketler neden ekonomiyi canlandıramayacakları bir anda işsizliği önlemek için bir adım atsın? Ya da yeni yatırım alanları açarak insanlara istihdam sağlasın? Ne yazık ki, bu durumda insanlar hükümetlerin ekonomik politikalarını kendi lehlerine döndürecek kadar güçlü bir toplumsal muhalefet oluşturamıyorlar. Bugün gerekli olan kamu harcamalarını iş yaratmak ve yararlı kamu mallarının üretilmesini sağlamak için yönlendirmektir. Ancak bunun yapılmasını kim sağlayacak?
OBAMA KRİZ İÇİN HİÇBİR ŞEY YAPMADI
»Liberaller sürekli krizleri Çevre ülkelerin siyasi yönetimlerinin beceriksizliklerine bağlıyorlar. Bugün gelinen noktada kapitalizmin anavatanında bu krizin patlak vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kapitalizmin kendi iç çelişkileri yüzünden krizler yarattığı gerçeği ortaya çıktı mı?
Bu tamamen doğru. Başıboş piyasanın halkın taleplerine hizmet etmediği ortaya çıktı. Ancak, bazı şeyleri değiştirecek kitleselliğe ulaşamadığımızda, bunu söylemenin anlamı yok. Büyük Buhran zamanında Roosevelt yoksulların yararına olan politikalar uyguladı. Ama bu politikalar sadece Buhran geçene kadar değil, sonrasında da uygulandı. Sermayedarların ve bankacıların nefretini üstüne çekti. Bugün Obama, krizin etkisini azaltmak için hiçbir şey yapmadı ve uyguladığı politikalar sadece ileride daha farklı bir balonun oluşmasından başka bir işe yaramayacak. Roosevelt dönemi ile Obama dönemi arasındaki en önemli fark, o dönemde Amerika’da Roosevelt’i sola kaymaya zorlayan, gerçekten güçlü bir işçi sınıfı hareketi vardı. Bugün yok. Bu nedenle piyasa merkezli ideoloji ile çok fazla mücadele edilemiyor.

»Krizden etkilenen çevre ülkeleri birer birer IMF ile antlaşma imzalıyorlar. Türkiye’de önümüzdeki günlerde bir antlaşma yapacak gibi gözüküyor. Siz IMF programlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? IMF programlarına alternatif politika önerileriniz var mı?
IMF gelişmiş kapitalist ülkelerin yarattığı bir kurum. Neoliberal rejimlerin ülkelere dayatılmasında baş aktör. Fakir ülkeler, gelişmiş ülkeler tarafından sömürülmelerinin bir sonucu olarak, enflasyon, cari açık, dış açık gibi sorunlarla karşılaştıklarında, IMF’yi çözüm için çağırıyorlar. IMF’den borç alabilmek için ülkeler IMF’nin dayattığı “yapısal uyum” paketlerine tam sadakat göstermek zorunda. Bu paketler hükümetlerin sosyal harcamalarında kesintiyi ve kamu mallarının özelleştirme adına sermaye kesimine ucuza satılmasını içeriyor. Bu politikalar sürekli işçilere ve çiftçilere zarar veriyor.  IMF’nin uyum diye dayattığı şey, sadece yabancı sermayenin ve yerel zenginlerin kar elde edebilmeleri için gerekli ortamı yaratıyor.
Çevre ülkelerinin yapması gereken, kendilerini mümkün olduğunca küresel kapitalist sistemden ayırmak ve iktisadi olarak ekonomik özyönetimi sağlayabilmektir. Latin Amerika’da olduğu gibi, diğer çevre ülkelerle işbirliği ve ortaklık kurmaya çalışmaktır. Bağımsız bir iktisadi kalkınmayı yakalayabilmenin tek yolu, yerel zenginlerin gücünü kırmak ya da mümkün olduğunca onları zayıflatmaktır.

»Yaptığınız röportajların birinde, “Gençler olmadan yapılacak bir devrim düşünülemez” demişsiniz. Gençlik ve işçi sınıfı arasındaki bağ nasıl kurulmalı?
Gençlik uyanmanın ve direnişin öncüsüdür. Toplumsal krizlerde, gençler radikal bir dönüşüm için harekete geçer. Biz yaşlıların sahip olmadığı enerjiye gençler sahip ve bu yüzden uzun soluklu yürüyüşler ve gösteriler yapabilirler. Okullar birçok genç kızı ve erkeği barındırdığı için ve en azından doğruyu aramayı gençlere öğretebildiği için, gençler sorunlara sadece gündelik çözümler üretmek için değil, aynı zamanda kapitalist sistemin iç çelişkilerini görerek alternatif bir sistem için de mücadele edebilirler.
Mesele şudur;  radikal toplumsal dönüşüm için gençler, işçiler ve çiftçilerle nasıl bir işbirliği kuracaklar. Sadece daha fazla burjuva özgürlüğü istemek, yoksullarla bağ kurmayı zorlaştırır. Eğer gençler, sendikalaşma için, yoksulların toprak sahibi olabilmesi için ve diğer insanca yaşama koşullarının oluşması için mücadele edebilirlerse işçilerle ve köylülerle gerçek bir dayanışma sağlayabilirler. Bu yakalanırsa toplum için bir dönüm noktası olabilir. Gençler, yani üniversite öğrencisi olarak toplum içinde ayrıcalıkları olanlar, eğer sınıf temelli düşünmeye başlayabilir ve kendi ayrıcalıklarının adaletsiz bir sistem tarafından sağlandığını fark ederlerse, başka bir dünya için mücadele edebilirler.


MİLLİYETÇİLİK MÜTHİŞ BİR PROPAGANDA
»Sınıfsal olarak bakmaktan bahsettiniz, liberaller artık “sınıf” diye bir şeyin kalmadığından bahsediyorlar. Siz sınıfı nasıl tanımlıyorsunuz?
İlk olarak, sınıf insanların üretim araçlarıyla olan ilişkisi üzerinden tanımlanmalı. Patronlar işçileri, ödediği ücretten çok daha fazlasını üretmeye zorlar ve arta kalan emeğe de el koyar. İşçilere ise hayatta kalabilmeleri ve yarın işe gelebilmelerine yetecek miktarda bir ücret öder. Üretim araçlarına sahip olan kapitalistler ve emeğini satarak geçinen işçiler arasındaki ilişki tüm sistemin merkezindedir. Bu gerçek sınıf ilişkisidir. Orta sınıf gibi uydurma tanımlar bana pek anlamlı gelmiyor. Patron, işçilerin artı değerine el koyar, ancak bunu yapmadığını söyleyerek bizleri buna inandırmaya çalışır. Medyadaki, siyasetteki ve toplumsal bilimlerdeki zenginlerin propagandası sonucu işçiler patronların yalanlarına kanarak, kendi öz varlıklarını inkar ediyorlar. Bunun en güzel örneği, zengin ülkelerde var olan milliyetçilik. Milliyetçilik gerçekten o kadar müthiş bir propaganda aracı ki işçilerin bilmeden kendi çıkarlarına ters şekilde hareket etmelerine yol açıyor. Örneğin, Amerikalı işçi aileleri nasıl oluyor da çocuklarının orduya katılıp Irak’taki işçi çocuklarını öldürmelerine göz yumar?

»Son olarak, küresel ekonomik sistemi nasıl bir gelecek bekliyor?
Sadece aptallar geleceği tahmin etmeye çalışır, ama yarım akıllı olmama izin verin ve bazı öneriler sunayım. Birincisi, küresel kriz kolaylıkla çözülmeyecek. Karlılık belki tekrar sağlanabilecek, ama gelecek yıllarda işçilerin ve çiftçilerin yoksulluğu devam edecek. İkincisi, Kapitalizmin merkezi yer değiştirerek Çin’e ve Japonya dışındaki diğer Doğu Asya ülkelerine kayacak. Bu olacak kötü şeylerin habercisi, çünkü Amerika güçlü silahlara sahip ve mevcut gücünü kaybetmemek için bunları kullanmak için tereddüt etmeyecektir. İnsan öldürmek Amerika için standart bir eylemdir. Üçüncüsü, eşitsizlik dünya genelinde devam edecek ve bu siyasi istikrarsızlığa yol açacak. Bu istikrarsızlık bazı yerlerde özelde neoliberalizme ve genelde kapitalizme karşı hareketleri arttıracak. Amerika ve diğer kapitalist ülkelerde bu karşıtlığı bastırmak için yoğun çaba sarf edecekler. Hindistan ve Çin’de birçok insan mevcut kazanımlarını kaybettiğinde huzursuzluk artacak. Dördüncü olarak, olamazmış gibi gözüken köklü değişikleri hayal etmeliyiz ve olmaz diye düşündüğümüz şeyler olduğunda şaşırmamalıyız. Radikal bir yol haritası hazırlamak için değişimden faydalanmanın yollarını aramalıyız.

***
‘Krizin faturasını ödemiyoruz diyebilmek mümkün’
»Sınıf meseleleri çalışmalarınızın odak noktası. Sınıfsal olarak baktığımızda kapitalizmde krizlerin faturasını kimler öder? “Krizin faturasını ödemiyoruz” demek mümkün mü?
Bir kriz patlak verdiğinde bunun faturasını sürekli işçiler ve çiftçiler öder. Nasıl bir doğal afet olduğunda bundan en çok etkilenen yoksullar oluyorsa, aynı şekilde ekonomik felaketlerden de en çok onlar etkilenir. Yoksullar kendilerini tehlikelerden koruyacak araçlara sahip değildirler. Patronlarının fabrikayı kapatmasını, işsiz kalmayı engelleyemezler. Sadece örgütlenebilirlerse karşı durma şansları olabilir. Kapitalizm kaderimiz üzerinde bir sorumluluk hissetmez. Piyasa neyi dayatıyorsa, yapılması gereken odur. Biz, kalpsiz ve soğuk bir dünyanın içindeyiz. Katrina Kasırgası patlak verdiğinde birçok insan hayatını ve evini kaybetti. Tam tersine, Küba’da müthiş bir sosyal dayanışma var ve halkla yönetim iç içe.Bu yüzden böyle felaketler olduğunda Küba’da çok az sayıda insan hayatını kaybediyor.Amerikalı siyasetçilerden bir tanesi, okullarda çocukları doyurmak kötü bir şey, çünkü açlık insanlardaki girişimciliği artırıyor bile demişti.
Krizin faturasını ödemiyoruz diyebilmek gerçekten mümkün ve bunu başardığımızda güzel günler bizim için gelmiş olacak. Fransa’da işçilerin patronları kaçırması ve alacakları ödenmezse fabrikayı havaya uçurmakla tehdit etmesi bir mücadele örneği. “Hayır” diyebilmek için kitlesel örgütlülük şart. Büyük Buhran zamanında Chicago gibi büyük şehirlerde komünistler tarafından örgütlenen işsizler, kendilerini evlerinden atmak isteyen polislere ve zenginlere “Hayır” diyebildiler. Ve protestoculardan bir tanesi polis tarafından öldürüldüğünde, erkek-kadın, beyaz-siyah on binlerce insan şehrin ana caddelerinde yürüyüşe geçti. Bu tip mücadeleler, işçilerin kendilerini korumalarına ve daha fazlasını yapmak için cesaretlenmelerine yol açar.  Sendikal mücadeleler ve haklar tanınana kadar fabrikaların işgal edilmesine ön ayak olur.



birgun.net'ten alınmıştır...
http://www.birgun.net/research_index.php?category_code=1252689772&news_code=1252838899&year=2009&month=09&day=13

MASSACHUSSETS ÜNİVERSİTESİ’NDEN MARKSİST İKTİSATÇI: RICK W

Kapitalizm için çok zor ve çok tehlikeli zamanların olduğuna inanıyorum.  Aslında, demoralize olmuş, örgütlenememiş sol siyasetler kapitalizmin  eleştirilerini genişleterek, yeni militanlar ve destekçiler kazanma şansını kaçırıyor...



Massachussets Üniversite’sinden Marksist iktisatçı Rick Wolff ile kapitalizmin özünü sorgulamayı zorlaştıran nedenleri, sosyalistlerin yapması gerekenleri ve küresel kriz sonrası dünyayı bekleyen siyasi ve ekonomik dönüşümleri konuştuk. Wolff’a göre, üretim araçlarının devlet mülkiyetine geçmesi sosyalizme bir geçiş olarak görülemez, hatta üretim ilişkileri demokratikleştirilmediğinde, üretim araçlarının devletin elinde olmasıyla özel şirketlerin elinde olması arasında bir fark yok. İktisat tarihini “devlet kapitalizmi” ve “özel kapitalizm” arasında durmadan gidip gelen bir sarkaca benzeten Wolff, her krizde kapitalizmin bir formundan diğer formuna geçiş için uygulanan yöntemlerin kapitalizmin özünü sorgulamayı zorlaştırdığını belirtiyor.

»Sayın Wolff, kapitalizm tarihinin en derin bunalımlarından birini bugünlerde yaşıyor ve siz yazılarınızda genellikle, “kapitalizmdeki krizler” ve “kapitalizmin krizleri” olarak krizleri ikiye ayırıyorsunuz. Neden böyle bir ayrım yapmak gerekli?
Böyle bir ayrım gerekli, çünkü kapitalizm tarihi boyunca her yerde krizler yarattı. Krizler, spekülasyon, enflasyon ya da aşırı üretim gibi bozulma zamanlarında kapitalizmin kendini ıslah etme aracıdır. Bugün artan işsizlik, emekçileri çok daha düşük ücretleri kabul etmeye zorlayacaktır. Böylelikle ücretler yeteri kadar düşerse, kapitalistler yeniden işçileri çalıştırmayı, verdileri düşük ücretler dolayısıyla kâr etmeyi başaracaklardır. Bu da yeni bir büyüme dönemine geçilmiş olacak demektir.
Basitçe ortaya koymak gerekirse, kapitalizm sürekli kendini tekrarlayan, genişleme ve daralma üreten son derece istikrarsız bir ekonomik sistemdir. Örnek vermek gerekirse, Amerika’da 1990’ların sonunda borsadaki genişleme o kadar sürdürülemez bir hale gelmişti ki 2000’lerin başında bir borsa krizine yol açtı. Bu kriz trilyonlarca dolarlık hisse kaybına yol açarken daralmayı da beraberinde getirdi ve milyonlarca insan işini kaybetti. Daha sonra, 2004 - 2008 yılları arasında,  kredi ve emlak sektöründe borç oranlarını ve konut fiyatlarını sürdürülemez seviyelere çıkaran bir genişleme yaşandı. Bugünkü duruma böyle gelindi. Şimdi ise bunun sonucu olarak bir sürü borcun ve yatırımın zarar gördüğü, birçok ülkede emlak sektörünün yerle bir olduğu ve insanların yoğun işsizlikle boğuştuğu bir daralma dönemine girdik. Krizler, kapitalizmin spekülasyon ve yatırım balonları gibi aşırı durumları törpülediği normal işleyiş mekanizmalarıdır. Kriz zamanlarında, hükümet politikaları kapitalizmin bir sonraki patlamasına kadarki yeniden düzenlenme sürecini daha yumuşak geçirmesini sağlayan araçlar olarak görülmelidir.

»Kapitalizmin krizi dendiğinde ne anlamamız gerekir?
Kapitalizmin krizi tamamen farklıdır. Çok sık sürelerde ortaya çıkmaz ve kapitalist sistemde yaşayan ve artık bu sisteme katlanamıyoruz diyen önemli sayıda insanın desteğini gerektirir. Kapitalizmdeki bir krizin, kapitalizmin krizine yol açması muhtemeldir, ancak çoğu kriz buna yol açmamıştır. Kapitalizmin krizi, kapitalizmde bir kriz olmadan da ortaya çıkabilir. Yeter ki siyasi ve kültürel şartlar bunu hazırlasın. Genel olarak kapitalizmdeki krizler iktisadi sistemi otomatik olarak tehlike altına atmaz.
Kapitalizmdeki krizleri, kapitalizmin krizinden ayırmak önemlidir, çünkü kapitalizmdeki krizler sistemin kendi sorunlarını kendiliğinden çözmesine yol açar. Öte yandan, kapitalizmin krizi sistematik ve geniş katılımlı bir kapitalizm eleştirisi ve tamamen farklı, alternatif bir sistem için kitlesel örgütlülüğün üzerine kurulması sonucu ortaya çıkabilir.

»İktisat tarihin devlet kapitalizmi ve laisse faire kapitalizmi arasında sürekli salınan bir sarkaca benzediğini iddia ediyorsunuz. İki kutup arasında salınan bu kısır döngüyü kırmak mümkün mü gerçekten?
Kapitalist sistem, birçok krizle karşılaşmasına karşın, devlet kapitalizmi (devlet müdahaleci kapitalizm) ve özel kapitalizm (Laisses Faire ) arasındaki salınımı sağlayabildiği için kendini devam ettirebildi. Her defasında kapitalizmin bir formundaki kriz aşırı hale geldiğinde (batık işletmeler, yüksek oranda işsizlik) diğer forma geçiş için uygulanan program insanların kapitalizmi sorgulamalarını engelledi. Örnek olarak, 1930’larda Büyük Buhran sırasında, devrimciler alternatif bir sistem ile kapitalizmi ortadan kaldırmak isterlerken reformcular özel kapitalizmden devlet kapitalizmine geçiş talep ettiler. Sonunda her zaman olduğu gibi reformcular kazandı. Sonra, 1970’lerde ve 80’lerde, Sosyal demokrat ya da devlet müdahaleci kapitalizm dünya genelinde bir krize girdi ve Reformcular bu seferde devlet kapitalizminden özel kapitalizme geçmeyi talep ettiler. (Reformcular Amerika, İngiltere ve Sovyetler Birliği de dâhil her yerde bu dönüşümü sağladılar) Devrimciler ise bu krizde de kapitalizm alternatif bir sistemle değiştirilmesi gerektiğini savundular.
Devlet kapitalizmi ve özel kapitalizm arasındaki kapitalizmin özünü sorgulamayı zorlaştıran salınımları durdurabilmek için sosyalist iktisatçıların ve diğer eleştirel çevrelerin yapması gerekenler şunlardır: 1) kapitalist salınmalara karşıt olarak alternatif bir yörünge belirlemek ve yaymak 2) Kapitalizmin sürekli içinde bulunduğu bu formları diğer alternatiflerden ayırmak 3) kapitalizmin nasıl ve neden işçi kitlelerin sömürüsüne yol açtığını, sürekli tekrarlayan, maliyetli krizler yarattığını, ve iktisadi demokrasiyi (işçilerin emek kullanımlarını ve tüketimlerini belirleyen karar alma süreçlerine katılımı) yok saydığını göstermek
TOPLUMSAL PAYLAŞIMA ODAKLANMALIYIZ
»İşletmelerin kamulaştırılmasının sosyalizm ya da komünizm adına yapıldıklarının iddia edildiğini söylüyorsunuz, ancak devletin üretim araçlarının mülkiyetine ve kontrolüne sahip olmasına karşısınız. Bize neden kamulaştırmayı sosyalizme geçişte bir adım olarak görmediğinizi açıklar mısınız?
Benim amacım devlet mülkiyetinin ya da üretim araçlarının devlet tarafından kontrolünü reddetmek ya da bu programlar sosyalizme geçişte uygulanmasın demek değil. Tam aksine, benim amacım kapitalizm eleştirilerinin odak noktasını mülkiyet ve iktidar sorunlarından uzaklaştırıp artı değerin toplumsal paylaşımına odaklanarak sınıf temeline oturtmak. Sosyalizm bugün sadece mülkiyet ve iktidar konusunda iki noktaya odaklanıyor. Bunlardan birincisi, özel mülkiyeti toplumsal, sosyal ya da kamusal mülkiyete dönüştürmek. İkincisi ise, piyasanın yerine demokratik iktisadi planlama süreçlerini ve kurumlarını oluşturmak. Böyle bir yaklaşım üretimin örgütlenmesi sorununu gözden kaçırıyor. Bu yüzden, sosyalist devrimler mülkiyet ve iktidar ilişkilerini değiştirebilirken, işletmeler içindeki üretimin temel örgütlenmesini değiştiremiyorlar. Sosyalist devrimlerden sonra bile üreten işçilerin ürettikleri artı-değere başkaları tarafından el konuluyor. Üretilen artı değere el koyanlar yer değiştiriyor, ancak sistemin kendisi değişmiyor. Sosyalist olduğunu iddia eden rejimlerde de, devlet aygıtının bürokratları tarafından işçilerin ürettiklerine el konuluyor. Benim eleştirdiğim şey, işletmelerde üretenlerin ürettikleri üzerinde söz sahibi olmadan sosyalizm adına yapıldığı iddia edilen dönüşümlerdi. İddiam şudur ki, işletmeler içinde üreticileri söz sahibi yapacak bir dönüşüm yaşanamadığında çoğu sosyalist devrim, özel kapitalizm formundan devlet kapitalizmi formuna geçmekten ileriye geçemeyerek başarısız olur. Ve bu başarısızlık her defasında devlet kapitalizminin altını oyarak tekrar bir özel kapitalizm formuna geçişi mümkün kılar.

»Obama’nın kurtarma planlarını ve teşvik paketlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Obama’nın ekonomi politikaları açısından Bush’dan bir farkı olduğunu düşünüyor musunuz?
Obama’nın programı Bush’un programına göre, hem bankalarla, kredilerle, batık kağıtlarla alakalı para politikaları açısından hem de vergi indirimlerini ve teşvik paketlerini içeren maliye politikaları açısından daha kapsamlı. Obama’nın teşvikleri “yeşil” ekonomi politikaları, evsizlere yardım ve 30 yıldır zenginlere yarayan vergi politikalarında adaleti sağlamaya çalışmak gibi unsurlar içeriyor, ancak Bush bunları tamamen yok sayıyordu.
Obama’nın ve Bush’un ortak noktaları ise ikisinin de neoliberal kapitalizmin özel formundan devletin ekonomiye daha fazla müdahale ettiği devlet kapitalizmine geçişi gerekli olarak görmeleri. İkisi bu geçişin nasıl olacağı konusunda ayrılsalar da, bu geçişin gerekliliğine inanıyorlar. Bu anlamda hem Obama hem Bush Amerikan hükümetlerinin krizlerle mücadele gelenekleriyle tutarlı olarak davranıyorlar.

»Küresel kriz sonrasında dünyayı siyasi ve ekonomik olarak nasıl bir dönüşüm bekliyor. Ve tabii küresel finans piyasaları nasıl şekillenecek?
Şu anki durumda, krizin yarattığı yıkıcı etkilerin yol açtığı yoğun yoksulluktan dolayı her şey bir an önce bu krizin sona erdirilmesine odaklanmış durumda. Kapitalizm gerçekten o kadar vahşi ki kendi krizini aşmak için kendi geleceğini ipotek altına alıyor. Kapitalizmin kendi mantığı çok açıktır. Eğer bu krizde kapitalizm kendini kurtaramazsa, sistemin kendisi tehlikeye düşecek. Eğer bu kriz atlatılamazsa, ilerde kapitalizmin yaratacağı krizler için endişelenmemize gerek yok, çünkü biz ortalıklarda olmayacağız. Bu yüzden, merkez bankaları para basarak ve hükümetler kamunun harcamalarını farklı şekilde yönlendirecek hamlelerle başarılı olsalar bile ilerde daha vahim sorunlar ortaya çıkaracaklar.(Mesela yüksek enflasyon) Ancak, bu onlar için bir problem değil, çünkü bunu yapmazlarsa bir geleceklerinin olmayacağının farkındalar. Bugün Amerikan hükümetinin ya da diğerlerinin uyguladığı politikalar küresel kapitalizmin 30 yıldan beri süregelen ve bir borç ekonomisi yaratmaya dayanan ana sorunlarını hedef almıyor ve başarılı olabilecekler mi şüpheliyim. Başarabilseler bile, bunun uzun sürmeyeceği kesin. 2000’de borsa krizi yaratan, 2008’de hem borsada hem emlak sektöründe kriz yaratan nedenler hala küresel kapitalizm için büyüyen birer tehlike olarak ortada duruyor.

»Bu durumda kapitalizm karşıtlarına düşen görevler nelerdir?
Önümüzde kapitalizm için çok zor ve çok tehlikeli zamanların olduğuna inanıyorum. Aslında, demoralize olmuş, örgütlenememiş sol siyasetler kapitalizmin eleştirilerini genişleterek, yeni militanlar ve destekçiler kazanma şansını kaçırıyor. Böyle bir eleştiri temelinin oluşması için düşünülebilecek alternatiflerden bir tanesi de temel iktisadi demokrasiyi içeren bir sosyalizm fikri. Böyle bir rejimde, işçilerin kolaylıkla neyi, nasıl ve ne kadar üretecekleri, ürettikleri üzerinden elde edecekleri değer veyahut kârla ne yapabilecekleri üzerine alacakları kararlarda tam ve eşit katılımcı olmaları sağlanabilir.

“IMF’den kurtulmak gerek!”
»Küresel krizle birlikte birçok gelişmekte olan ülke IMF ile çeşitli antlaşmalar imzaladı. Türkiye’de imzalayacaklar arasında görünüyor. IMF’yi ve IMF programlarını nasıl değerlendiriyorsunuz. Gelişmekte olan ülkelere IMF programlarına alternatif politikalar önerebilir misiniz?
Uluslararası Para Fonu (IMF) kapitalizm tarafından kurulmuş ve kapitalizm için çalışan bir kurumdur. Küresel ekonomik krizle birlikte IMF son yıllarda kaybetmiş olduğu gücünü ve saygınlığını yeniden kazanmış ve krizin yönetiminde başat bir aktör olmayı başarmıştır. Ulusal hükümetler kendi iç krizlerini kendi yöntemleriyle çözmeye devam ederken, IMF daha çok ülkeler arası kriz yönetimiyle ve gelişmekte olan ülkelerin, özelliklede dünya ticaretinin ve kredi olanaklarının etkilenmesi sebebiyle krizden en çok etkilenen ülkelerin sorunlarıyla uğraşıyor.
IMF bu süreçte Keynesyen politikalardan etkilenerek yeni bir dönüşüm de geçiriyor. IMF bildiğiniz gibi erken Keynesyen dönemde ortaya çıkmıştı. (Büyük Buhran’ın sonunda) Yeniden doğuşu da gene Keynesyen politikaların ağırlıkta olduğu bir döneme geliyor.
Gelişmekte olan ülkeler, küresel ekonomideki ikincil konumlarından kurtulabilmek için, IMF’in bütün istek ve taleplerini reddetmek zorundalar. Bu da kriz sürecinde IMF’den yardım almamak anlamına geliyor. Sadece çok az sayıda politikacı krizden etkilenen ülkelerde IMF politikalarına hayır diyebiliyor. Sadece içinde IMF karşıtı, anti-emperyalist, ve antikapitalist programları barındıran güçlü toplumsal muhalefete sahip ülkeler IMF’yi reddederek kendi ekonomilerini alternatif bir şekilde yeniden düzenleyebilirler.
Bu da tabiî ki uluslar arasında dayanışmayı gerektiriyor. IMF programlarına alternatif olarak sosyalist programların uygulanması tek bir ülkede başarılabilecek bir şey değil. Bu yüzden, Latin Amerika’da bugün yeni bir program arayan ülkelerin dayanışması gerekliliği öğrenilmiş durumda.



birgun.net'ten alınmıştır...
http://www.birgun.net/research_index.php?category_code=1252689772&news_code=1252689975&year=2009&month=09&day=11

WARWICK ÜNİVERSİTESİ’NDEN PROFESÖR SIMON CLARKE: ‘YE

Devlet ya da piyasa arasındaki ayrım mesele değildir. çünkü kapitalist toplumlarda devlet sermayeye tabi durumdadır. Açgözlü bankacılar, üçkâğıtçılar, sahtekâr politikacılar artı değerden daha fazla pay alabilmek için siyasi nüfuzlarını kullanırlar...



Warwick Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Profesörlerinden Simon Clarke ile küresel kapitalizmin kriz yaratma eğilimi üzerine konuştuk. 1994 yılında “Marx’ın Kriz Teorisi” isimli bir kitap da yayınlayan Clarke, Marksist kriz teorileri üzerine dünyada görüşleri dikkate alınan sayılı akademisyenlerden biri.
Clarke’a göre, devlet ve piyasa arasında bir ayrım yapmak mümkün değil, çünkü “Kapitalist devletin kendini yeniden üretmesi sermayenin kendini yeniden üretmesine bağlı olduğu kadar kârları sürdürebilecek bir sermaye birikim rejimine de bağlı.” Yani ekonomiye yapılan devlet müdahaleleri kapitalizmden bir kopuşu ortaya koymuyor.
Clarke, Marksistlerin en büyük yanılgısının, kriz dönemlerinde sürece müdahale etmek yerine, “kapitalizmin kendi kendini mekanik olarak yok edeceği” fikrine inanarak pasif kalmaları olduğunu söylüyor. .
Bugün tartışılan noktanın, kapitalizme alternatif olabilecek rejimlerden çok, kapitalizmin krizi en az zararla nasıl atlatabileceği olduğunu belirten Clarke, Amerikan dolarına dayanan sistem çökerse, dünyanın emperyalistler arası bir savaşla karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulunuyor

»Küresel kapitalizm 1929 Büyük Buhran’ından beri tarihinin en büyük krizini yaşıyor. Bir Marksist akademisyen olarak baktığınızda bu krizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugünkü krizin temel nedeni finansal sermayenin spekülatif bir şekilde aşırı birikmesidir. Bu yeni bir durum da değildir. 1997 Asya ve 1998 Rusya’da meydana gelen krizlerde aynı nedenle ortaya çıkmıştı. Ancak bu krizi diğerlerinden ayıran özellik Amerika ve İngiltere’de, yani kapitalizmin anavatanında patlak vermiş olmasıdır. Bu ülkelerin geçmişte krizle karşılaşan ülkelere dayattıkları sıkı, daraltıcı ekonomi politikaları düşünüldüğünde bu durum daha da manidar bir hal almaktadır.
Marksist bakış açısıyla yaklaşacak olursak, finansal sermayenin aşırı birikimi açgözlü bankacıların spekülasyon yoluyla aşırı kar arayışları değildir. Finansal sermaye aşırı bir biçimde birikir, çünkü sermayenin, yatırımcıları tatmin edecek oranlarda kar elde edebilmesi için etkin kullanımının önünde engeller vardır. Bir yandan, bu engellerden biri üretken sermayenin başat üretim sektörlerinde fazla birikmesi sonucu yaşanan rekabet dolayısıyla kar oranlarının düşmesidir. Diğer sebep ise ahmak yatırımcılara yüksek getiri vaat ederek özel tasarrufları toplamak için yarışan kurumsal yatırımcıların ve sigorta şirketlerinin dayattığı maksimum kar oranı talebidir. Finansal sözde büyüme dönemlerinde, kurumlar varlık fiyatlarının spekülatif nitelikli artışıyla kağıtlardan yüksek kar oranları elde edebilirken, bir anda spekülatif balon patladığında bütün elde edilen karlar eriyip yok olur. Bankalar ve diğer finans kurumları batma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.

»Marksist teorisyenler arasında da krizleri farklı şekilde açıklayanlar var, değil mi?
Evet, bu doğru. Farklı Marksist teorisyenler krizi değişik şekillerde açıklıyorlar, ancak üzerinde uzlaşma sağladıkları tez ise şu: Kârın, faizin ve rantın esas kaynağı işçilerin el konulan emeğinden kazanılan artı-değerdir ve elde edilen artı değer miktarı da gerçekleşecek kar oranına nihai sınırı koyar. Bu sınırların üstündeki karlar tümüyle spekülatif ve yalnızca kağıt üzerindedir, gerçek hayatta karşılığı bulunmamaktadır. Eğer sermaye bu spekülatif kazançları gerçek hale getirmek için artı değer miktarını yeterince artıramazsa, doğal olarak gerçeklik kendini dayatacak ve bu çeşit krizler ortaya çıkacaktır.

»Siz, gelişmekte olan ülkelerdeki özellikle Rusya’daki ekonomik dönüşüm sorunları üzerine çalışıyorsunuz ve bu ülkeler sürekli krizlerle karşı karşıya kalıyorlar. Liberaller her defasında, krizler için devlet bürokrasisini, ahbap-çavuş kapitalizmini ve aşırı devlet müdahalesini suçluyorlar. Ancak, 2007–2008 küresel krizinin Merkez ülkelerde patlak vermesiyle, işin aslının ortaya çıktığını ve sorunun küresel kapitalizmin kendi iç çelişkileri olduğunu söyleyebilir miyiz?
Mesele devlet ya da piyasa arasındaki ayrım değil, çünkü kapitalist toplumlarda devlet sermayeye tabi durumdadır, basitçe bir alternatif sunar gibi gözükse de, devlet sermaye birikim rejiminin boyunduruğu altındadır. Açgözlü bankacılar, üçkâğıtçılar, sahtekâr politikacılar sermaye kesiminin bir aktörüymüşçesine artı değerden pay alabilmek için siyasi nüfuzlarını kullanırlar. Kapitalist devletin kendini yeniden üretmesi sermayenin kendini yeniden üretmesine bağlı olduğu kadar karları sürdürebilecek bir sermaye birikim rejimine de bağlıdır. Tabiî ki, Kapitalist olmayan bir toplumda ekonomik faaliyetler kolektif toplumsal güce bağlı kurumlar tarafından yönetilmek zorundadır, ancak böyle bir yapılanma kapitalist devletten çok farklı olacaktır.

»Washington Uzlaşısı, Post-Washington Uzlaşısı hep merkez ülkelerin çevre ülkelere dayattığı sihirli(!) reçeteler olarak ortaya çıktı. Bu krizin içinde bataklığa batmışken, Merkez ülkeleri kendilerini kurtaracak bir reçeteye sahip mi?
Bu reçeteleri dayatanlar tam anlamıyla gelişmiş merkez ülkeler değil. Çevre ülkelere dayatılan reçeteler, bu ülkelerin küresel sermaye birikim rejimine eklemlenmesini dikte ediyor, bununda baş sorumlusu dünyadaki sermaye hareketleridir. Merkez ülke ekonomileri de en az çevre ülke ekonomileri kadar bu reçetelere maruz kalıyor, ancak bu ülkeler küresel sermaye birikim rejiminin merkezinde bulunuyorlar ve bu yüzden, bu ülkelerin hükümetleri istedikleri yönlere büyük kaynaklar ayırabiliyorlar. Böylelikle, küresel sermayenin yönlendirilmesinde söz sahibi olabiliyorlar. Yinede, tıpkı çevre ülkelerde olduğu gibi Amerika, İngiltere, Japonya ve Avrupa Birliği ülkelerinin hükümetleri de kendi para birimlerinin istikrarını koruma ve ulusal borç ödeme güçlerini sürdürebilme gerekliliği tarafından sınırlandırılıyorlar.
 
»Bugüne bakarsak Marksistlerin bu anlayışında değişiklik oldu, diyebilir miyiz? Kapitalizm karşıtı hareketlerin bugünkü konumu nedir?
Bugün kapitalizm karşıtı protestolar, dünyanın bu şekilde yönetilmeye devam edemeyeceği üzerine uzlaşan ve sistemle sorunu olan çok farklı toplumsal hareketlerden, çok değişik insanları içeriyor, ancak bu insanlar ne ortak bir örgütsel yapı temelinde hareket ediyorlar ne de protesto ve direniş dışında ortak bir programa sahipler. Sendikalar işçi sınıfının örgütlü yapıları olmaya devam ediyorlar, ancak her yerde savunma pozisyonu almış durumdalar, yeni kazanımlar elde etmek yerine mevcut kazanımları korumanın mücadelesi içindeler.Daha da kötüsü sendikalar bile mevcut ulusal, siyasi ve ideolojik fay hatları etrafında bölünmüş durumdalar. Ayrıca Marks’ın iddia ettiği ve inandığı gibi, kendi başarısızlık deneyimlerinden çıkarmaya zorlandıkları dersleri çıkaramamış durumdalar. Marksistler ve sendikalar bütün protesto ve direniş eylemlerinde aktif rol almaktalar. Kendi katılımlarını devrimci propaganda yapmak ve kendilerine katılımı artırmak için bir fırsat olarak görmekteler, ancak bence Marksistler hala hareketlerini ve eylemlerini geleneksel Marksist görüş olan kapitalizm kendi kendini mekanik olarak ortadan kaldıracağı ve işçi sınıfının bu durumda kendi zaferini kaçınılmaz olarak yaratacağı fikrine inanıyorlar. Sanırım bu da bugün Marksistlerin en büyük yanılgısı.

Son olarak, bugünkü küresel kriz sonrası küresel kapitalizmi siyasi ve ekonomik açıdan nasıl bir gelecek bekliyor?
Bence bugün sermayenin temel sorunu küresel ekonomik krizin, küresel kapitalist sisteme temel bir dönüşüm yaşatmadan atlatılıp atlatılamayacağı sorunudur. Eğer atlatılamayacaksa, böyle bir yeniden yapılanmanın savaşa başvurmadan nasıl başarılabileceğidir.
Çoğu akademisyen Çin’in yükselişi ve Amerika’nın düşüşü üzerine yazmaktalar, ancak Çin’in küresel kapitalizmin merkezinden Amerika’yı kaldırıp kendisinin oturması çok zor görünüyor. Sermaye ve devlet yönetimleri bunu çok iyi biliyor. Bu yüzden, küresel ölçekte sermaye birikiminin tekrar başlaması Amerikan ekonomisinin ve küresel kapitalizmin baş aktörleri oluşturan Amerikan finans piyasasının canlanmasına bağlı. Eğer Amerikan doları çöküntüye uğrarda kriz ikinci bir aşamaya geçerse, o zaman ne küresel kapitalizmin merkezinde bir değişim olur ne de tüm dünyada kendiliğinden bir ayaklanma ve isyan ortaya çıkar. Olacak şey şudur; küresel kapitalist sistemin uluslararası çatışmalarının artması ve hatta emperyalistler arası bir savaşla bloklar haline bölünmesidir.
Kısa dönemde, sosyalizmin ya da komünizmin geleceği hakkında iyimser değilim, çünkü bunun için güçlü bir muhalefet gerekiyor. Ne yazık ki, bugün toplumsal hareketler köklü bir kapitalizm eleştirisi temelinde birleşemiyorlar. Sanırım bu durumun oluşmasında, ‘Yeni Sol’ diye ortaya çıkan akımların, kimlik ve kültür sorunlarına aşırı vurgu yaparak sınıf vurgusunu geri plana atmasının da önemli bir katkısı var.  Uzun dönemde ise, Keynes’in de dediği gibi “hepimiz ölüyüz.”

‘Kapitalizm kendiliğinden yok olmayacak!’
»1994’de yayınlanan “Marx’ın Kriz Teorisi” isimli kitabınızda, “ Marksist teori kapitalist krizleri başarılı bir şekilde tahmin ve analiz etti; ancak krizden sonraki mücadeleler için çok fazla yol gösterici olamadı” tespitinde bulunuyorsunuz. Bugün hâlâ aynı şekilde mi düşünüyorsunuz, yoksa Marksist Teori bu anlamda da yeni şeyler söylemeye başladı mı?
Marx ve ilk nesil Marksistler Komünist Manifesto’daki düstura uygun olarak, sermaye birikiminin iç çelişkilerinin, toplumda giderek azınlık haline gelen zengin kapitalistlerle büyüyen yoksul işçi sınıfı arasında bir kutuplaşmaya yol açacağına inanıyorlardı.
Kapitalist sömürü karşısında mücadele ederken işçiler, işçi sınıfı kitlelerini kucaklayarak genişleyecek ve kendi örgütlerini geliştirebileceklerdi. Başarısızlıkla sonuçlanan denemeler sonucu yenilgilerinden ders çıkararak işçi sınıfı tecrübelenecekti. Tecrübelenen işçi sınıfı sonrasında da kapitalizm tam olarak ortadan kaldırılıncaya kadar mücadele edecek ve sonunda yeni bir tür komünist toplumu inşa ederek güvenli ve onurlu bir hayatı yakalayacaktı.
I. Dünya Savaşı patlak verene kadar bu analiz kısmen doğru olarak görünüyordu. Fakat tam tersine, işçi sınıfının kapitalist merkezlerde, toplumun devrimci dönüşümü yerine emperyalistler arası savaşı desteklemek için bir araya gelmesi ve 1920’lerde ve 30’larda işçi sınıfı mücadelelerinin sert bir şekilde bastırılması bu inancı sarstı.
Görüldü ki, işçi sınıfının devrimci bilincinin gelişmesi ve işçi sınıfı örgütlerinin büyümesi hiçbir şekilde kaçınılmaz değil, ancak Marksist teori şu gerçeği görmede yeterince hızlı davranamadı: Sermaye birikim rejimi ve bu rejimin iç çelişkileri sonucu ortaya çıkan ekonomik krizler mekanik olarak kutuplaşmanın yaşanmasına ve kapitalizmin kendi kendini yok etmesine yol açmıyor.



birgun.net'ten alınmıştır...
http://www.birgun.net/research_index.php?category_code=1252689772&news_code=1252689893&action=read

Kredi Tehlikesi Büyürken - Ergun Çağlayan

“Toparlanma” devam ediyor. Dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de, 2009 yılının ikinci çeyreğinde açıklanan büyüme rakamları, stok artışının sonuçlarını yansıtıyordu. Ekonomik aktörlerdeki erken iyimserleşme, kriz paniği nedeniyle sürdürülemeyecek kadar düşük seviyeye gerileyen stokların tamamlanmasını sağlamıştı. Buna özel tüketimde vergi teşviklerinin otomotiv ve dayanıklı tüketim malları sektörüne yaptığı etki eklenmişti.

‘Bu veri, yılın kalanı için ne ifade ediyor?’ sorusunun yanıtı koca bir ‘hiç.’ Ama moraller iyi! Çünkü yılın son çeyreğinde ve gelecek yılın ilk çeyreğinde bir yıl öncesine denk gelecek büyük gerilemenin “baz etkisi” yüzünden yıllık büyüme oranı pozitif rakamlara ulaşacak ve hükümet bunun havasını atacak.

Sonra 2010 yılının kasveti gelip oturacak. Ekonomik verilere bakıldığında 2010 yılının en karanlık yıllardan biri olacağı, 2009 yılında kayıt dışı kaynaklardan yaşanan sermaye akışı devam etse bile kurtaramayacağı anlaşılıyor. İşsizlik ve durgunluk kâbusunu “kriz”den saymayan şımarık iktisatçılar için bile.

Geldiğimiz noktada batık krediler ve bunların artış hızı gerçeğinden çok düşük gösteriliyor. Eski zamanların geri gelmeyeceği anlaşıldıkça, topun ağzındaki çoğu şirket belki de fitili ateşlemeyi tercih edecek. Kapasite kullanım oranında herhangi bir kıpırdanma olmadığı için yatırım eğilimi, yani kredi talebi yok. Varsa yoksa tüketici kredileri. Bunlarda ise “batığı çok ama kârı da çok” denilen dönemin sınırına geliyoruz.

Kredi kartlarından çok bahsettik. Biraz da tüketici kredilerinin diğer bir bölmesi olan konut kredilerinden bahsedelim. BDDK tarafından yayınlanan rapora göre taksitlerini ödeyemediği konut kredisinden dolayı takibe alınan müşteri sayısı, 2008 yılı Mart’ından bu yılın Haziran’ına kadarki 15 aylık dönemde tam üçe katlanarak 15 bine ulaşmış. Batığın oranı, bankacılık standartlarına göre hâlâ makul sayılıyor ama artış hızı hiç de öyle değil. İşsizliğin daha da artacağı düşünüldüğünde satışa çıkacak ikinci el konut sayısında patlama olacak demektir.

Üstelik bu, sorunun üç boyutundan yalnızca birincisi. İkincisi müteahhitlerin elindeki inşaatı bitmiş boş konut stokunun dayanılmaz düzeye gelmiş olması (yanlış hatırlamıyorsam Emlakçılar Odası bu senenin sonu için tahmini 400 bin rakamından bahsetti) ve bu yüzden müteahhitlerin kullandıkları ticari kredilerin batma ihtimalinin yükselmesi. Üçüncüsü ise birçok ülkenin aksine Türkiye’de sanayi-ticaret kredilerinde teminat olarak gayrımenkul ipoteği kullanmanın çok yaygın olması. Ticari kredilerin gayrımenkul ipotekleri, krediler patladıkça piyasaya sürülüp fiyatları olmadık seviyelere getirebilir.

Israrlı ekonomik durgunluk koşullarında bunun için bir psikolojik eşiğin aşılması yeterli olur. Bu durumda giderek inşaat maliyetinin altına bile düşen fiyatlara satılmaya çalışılan büyük bir konut stoku varken inşaat sektörünün toptan göçüşü ihtimal dışı değildir. Bir de teminat olarak kullanılan gayrımenkullerin değer düşüklüğü sonucu ticari ve diğer gayrımenkul ipotekli kredilerin geri çağrılmaya başladığını düşünün. Buyrun size Türkiye’nin “kendi krizi.”

Tüm dünyada krizin bu noktasına kadar hakim olan “parayı basar bankaları kâr ettirir sistemi kurtarırız” yaklaşımı, acil müdahale aracı olarak belki işe yaradı ama bir “ekonomik politika” olarak başarısızlığa mahkûm. Her şeyden önce para basmakla tıkanan pazarı açamıyorsunuz çünkü yatırımları, yani sermaye malları talebini harekete geçiremiyorsunuz. Tüketim mallarında yarattığınız talep etkisi ise saman alevi gibi sönüyor.

Dahası bastığınız paranın (yarattığınız parasal genişlemenin, sarsılan bütçe dengelerinin) etkisi, krizin iniş safhasında değil çıkış safhasında devreye giriyor ve tam krizden çıkıyorum derken başka birine gömülüyorsunuz. Gelecek yıllarda para çöküşü, altın fiyatlarının ve enflasyonun fırlaması gibi olgular görülmesi ihtimali arttı.

Bizde de durum böyle. Bütçe açığındaki patlama şaşırtıcı değil. Yılın ilk sekiz ayında, neredeyse dokuz katına çıkan bu açığın arkasındaki neden, gelirlerin yüzde 4,4 azalırken giderlerin yüzde 20,7 oranında artması. Bu uzatmalara herkes dünden razı: Bankalar kredi veremedikleri için devlet borçlanma kâğıtlarına yatıyorlar, AKP ise “durgunluğa çare bulduğu” havasına kapılıyor. Kaynağı belirsiz yoğun dış kaynak girişine ve artan bütçe açığına-borçlanmaya rağmen değirmen bu kadar dönüyor.

Ekonominin yeterince toparlanamaması ve kaydedilen toparlanmanın da bir seferlik olduğundan şüphe duyulması gereken faktörlerden oluşması, kaygıyı artırıyor. Kentlerdeki genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 28’i geçmişken, ekonomi yönetimi, yaz mevsimi nedeniyle yaşanan tarım-turizm dalgalanmasını işsizlik artışının sona ermesi olarak yansıtmaya çalışıyor. Haziran 2009 döneminde çalışma çağındaki nüfus geçen yılın aynı dönemine göre 875 bin kişi artarken tarım dışı istihdam 417 bin kişi azalmış durumda. Ne yazık ki hem mevsimsel, hem de krizin seyrindeki yeni safhayla birlikte altı ay sonra çok daha kötü bir tablo ile karşılaşacağız.



sol.org.tr'den alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ergun-caglayan/kredi-tehlikesi-buyurken-18151

« Önceki ::