< SOLunum Yazıları - FOTOSENTEZ - Blogcu





BU BİR SAVAŞ, BAŞKA ŞEY DEĞİL!

Bizim vekiller ABD’de Monsanto’ya misafir olmuş. Duymayanlara söyleyelim, Monsanto dünyanın en büyük GDO’lu tohum üreticisi. Amaçları, Türkiye GDO’lu tohumlara kapılarını açsın. Sıkıysa açmasın! Brezilya dayanamadı, açtı kapıları. AB bir iki direndi, şimdi kırıldı direnci
Küresel sermaye yıllardır uğraşıyor. Çok paralar harcadılar, çok paralar yatırdılar. Dünyanın en büyük firmaları onlar. Paraları var. Her şeyleri var. Şimdi çok mutlular. Daha Biyogüvenlik yasası hazırlanmadan kimseler duymadan sessizce ve en derinden Türkiye’de Genetiği Değiştirilmiş Organizmaları yasal hale getirdiler. Tek bir biyoloğun görüşü alınmadan, tek bir ön araştırma yapmadan. Ben yaptım oldu dediler. İşte aşağıda, aylar önce kısmen yayınladığımız Muzaffer Abla’nın mektubu. Ah Ablacığım diyeceğiniz yazı. Sakın içinizden GDO’ya gelinceye kadar daha ne dertlerimiz var demeyin. Bir insan aynı anda hem kanser, hem verem, hem domuz gribi olur mu yahu? Demeyin. İşte oluyor. Hasta adam bir türlü iyileşmiyor.
MUZAFFER ABLA
SORULARINIZI CEVAPLIYOR

»Benetton koyunculuk yapıyormuş abla, doğru mu bu?     Nuveyla / Canada

DOĞRU ya, doğru olmaz mı? Hem de ne koyunculuk? Dünyanın en büyük çiftliğini Patagonya da (Arjantin) kurdu Benetton. Tam 970.000 hektar. “O nasıl bir rakam?” diyebilirsin. Türkiye’nin yüzölçümü 77.9 milyon hektar. Gerisini sen hesapla artık. Sadece çiftliği yok, 280.000 de koyunu var Benetton’un. (Türkiye’de 25 milyon kadar koyun olduğu var sayılıyor) Muhteremin uykusu kaçmaya görsün, say da say.... Bitecek gibi değil. Texas’da da arazi satın aldı hazret, pamuk üretiyor. Yününü, pamuğunu kendi üretecekmiş artık. “Köylüyü zengin etmekten bıktım, biraz da ben kazanayım Muzaffer” dedi. Kırk yıllık dostum, şimdi adamın suratına “gözün doysun insafsız!” denir mi? Denmez tabii... Anadolu terbiyesi aldık biz. Adam tüm dünyayı soysa, yüzüne söz söylemeyiz. Bekleriz ki arkasını dönsün. Dur bak, gitme bir yerlere başka ne laflar var bende. Daewoo diye bir Güney Kore firması var bilirsin. Bir ara rahmetli Barış Manço arabalarının reklamlarını yapardı hani? Büyük bir şirket Daewoo, çelik de üretiyor, doğalgaz da, araba da, tekstil de... Şimdi kalktı Madagaskar’da yer kiraladı, mısır yetiştirecek. Ne kadar mı? 1.3 milyon hektar. Belçika’nın yarısı. Hem de 99 yıllığına kiraladılar. Burada nasıl mısır yetişecek? GDO’lu tabii! Ne sandın? Sırık fasulyelerin arasında sıyrılan cin mısırlardan yetiştirecek halleri yok herhalde. O mısırdan da ister cips yapar, ister şeker, ister boya, ister plastik, ister etanol... Keyif onun, bize ne!
Madagaskar’ı duyunca Angola ile Etiyopya başbakanları da çağırmışlar yabancı şirketleri ülkelerine. “Gelin kardeşler bizde de tarım yapın” diye.
Güney Kore dedim de, bu arkadaşların ziraat aşkı dudak uçurtacak halde. Kendi ülkelerindeki ekilebilir tarım alanlarından çok daha fazlasını başka ülkelerin topraklarını satın alarak veya kiralayarak ellerinde tutuyorlar (toplam 2.3 milyon hektar). En son Güney Kore devleti kalkıp Arjantin’de 21.000 hektar arazi satın aldı, hayvancılık yapmak için.
Güney Kore’den sonra, başka ülkelerden tarım alanı satın alan ikinci devlet kim? Tahmin edemezsin, yorma kendini. Çin!  Yok daha neler, o kadar toprakları var, yetmiyor mu? Diyeceksin. Yetmiyor. Gıda güvenliği önemli bir neden kuşkusuz. Ama bir diğer önemli neden de tarım ürünlerinin endüstriyel amaçlı kulanım alanlarının yaygınlaşması ile pazar savaşlarının kızışması. Çin’den sonra Suudiler geliyor dışarıdan toprak alanların başında: 1.6 milyon hektar. B. Arap Emirlikleri 1.3 milyon hektar... Japonlar bile almışlar 400.000 hektar kadar. Arapların tercih ettikleri ülke Pakistan. Biraz da Kazakistan’a uzanmışlar, oralarda da beygir yetiştirirler herhalde. Satın alınan alanlar hep o ülkelerin en verimli tarım alanları. Ülke verimli arazisini başkalarına sattıkça, kendi ihtiyacı olan tarımsal üretim için ormanları ve sulak alanları tahrip etmeye başlıyor doğal olarak. Ama o da sürdürülebilir olmadığı için, bir süre sonra ülkesinde toprak sattığı yabancıdan parayla gıda almak zorunda kalacaklar. Diyeceksin ki bunca kadar lafı niye ettim şimdi Muzaffer Abla? Geçenlerde pazara gittim, baktım domateslerin üzerine “organik” yazmış pazarcı. -Bunlar organik mi? -Evet -Hani sertifikası -Tam organik değil yani. -Yarım mı? Domates zaten “biz organik değiliz” diye bağır bağır bağırıyor. Hatta “biz domates de değiliz” diyorlar da, duyan kim? Onlar bizim yeni insanlık etiketlerimiz.
Bizim vekiller ABD’de Monsanto’ya misafir olmuşlar. Duymayanlara söyleyelim Monsanto dünyanın en büyük GDO’lu tohum üreticisi. Mısır ve soya başta olmak üzere, pamuk, muz, patates, pirinç gibi önemli bitkilerin tohumlarını üretiyorlar. Üretirken de o bitkinin genlerini biraz değiştiriveriyor. Amaçları Türkiye GDO’lu tohumlara kapılarını açsın. Sıkıysa açmasın! Brezilya dayanamadı, açtı kapıları. AB bir iki direndi, şimdi kırıldı direnci. Bir vekilimiz demiş ki “uzaya gitsem fikrimi değiştirmem”.O lafın içine biraz karnabahar, biraz kereviz geni koyar, bir güzel yedirirler adama. Belli ki neyle uğraştığının farkında değil hazret. Üç vakte kadar TBMM dahil, T.C. kapıları açılacak bu gen sapıklarına. Yine çevreciler bağıracaklar... Yine köylü kaybedecek... Büyük sermaye devreye girip devasa çiftlikler kuracaklar. Nasıl Aydın bey sığır, Güler hanım tavuk yetiştiriyorlarsa. Rahmi bey devekuşu çiftliği açacak, Bülent Bey’e de mantarcılık düşecek. Hiç lamı, cimi yok. Önümüzdeki yıllarda bunu izleyeceğiz vizyonda. İktidarlar devrilecek bu uğurda. Vekiller uzaya gidecek, olmadı uzaydan vekil getirtilecek. Bu bir savaş, başka bir şey değil. Devletler birer ikişer pes ediyorlar. Koskoca AB gitti, Brezilya, Çin gitti... Bizim astronot mu dayanacak bunlara? Luciano (Benetton) boşuna bu yaşta koyunculuğa başlamadı. Var bir bildiği elbet, aptal mı adam? Yok mu bunun çaresi dersen, var elbet... Ama onu da biraz sen düşün.
(Bu yazı ilk kez 27 Nisan 2009’da yayınlanmıştır.)



birgun.net'ten alınmıştır...
http://www.birgun.net/earth_index.php?news_code=1256958546&year=2009&month=10&day=31

“NASIL BİR TÜRKİYE İSTİYORUZ?”

Bu sorunun yanıtını  hayatın içerisinden vermek niyetiyle Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) 08 Kasım Pazar günü İstanbul Kadıköy’de bir miting gerçekleştirecek. “ Ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık” talebini mitingin ana talebi olarak gördüklerini belirten ABF için bu miting aynı zamanda bir partileşme çağrısı.
Mart-2009 Seçimlerinden sonra ABF “halkımız için, umut ışığı olabilecek sol-sosyal demokrat  bir toplumsal muhalefeti birlikte oluşturmak, önümüzde  bir görev olarak durmaktadır.” tespitiyle beraber bir partileşme sürecine girmiştir.
Geçmişte Alevilerin Türkiye partisi olma iddiasıyla kurulmuş, fakat bunu gerçekleştirememiş deneyimlerinin olması akla bunun farkı ne olacak sorusunu ister istemez getiriyor.
Yeni oluşum; mevcut olumsuz durumdan çıkış sağlayacak bir sol seçeneğin olmadığı inancıyla, “Türkiye’yi sağcı, muhafazakar iktidarlardan kurtarmak ve demokratik başka bir iktidarın olabileceğini göstermek için Türkiye’ye Sol gereklidir! Şimdi yeniden başlamalı.” diyor. Böyle diyor ve toplumu yeni kuracakları parti çatısı altına davet ediyorlar.
Yazılı metinlerinde her ne kadar küreselleşme ve neoliberal politikaları, piyasalaşmayı  ve özelleştirmeleri  ret etkilerini belirseler de ikili konuşmalarda aslında bu partinin refah kapitalizmi oluşturacak reformları gerçekleştirmekle sınırlı bir sosyal demokrat parti olacağının altını çiziyorlar. Genellikle bu güne değin CHP’ye endekslenmiş bir anlayışla hareket eden Alevi-Bektaşi kesimi artık CHP’den umudu kesmiş olup bu günkü CHP’nin solunda, sosyalistlerin sağında bir parti kurma noktasına gelmiş durumdalar. Fakat bunun Alevi-Bektaşi kesimin tümünü kapsadığı söylenemez. CHP çeperinde kalmayı sürdürecekler, Sarıgül ile birlikte hareket edecekler ve yeni oluşumun daha solunda yer almayı tercih edeceklerin sayısı azımsanamayacak kadar kabarık olduğu görülmektedir.
Diğer yandan, geçtiğimiz günlerde Olağanüstü Kongresini gerçekleştiren Demokratik Toplum Partisi Eş Başkanı Emine Ayna Alevi-Bektaşileri de içinde barındıracak gerçek ve tek çatının kendi partileri olduğunu ısrarla vurgulamakta.
Bir diğer çatı olma iddiasında olan yapı ise Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nden ayrılan ÖSH ‘liler. Onlarda SHP ve Onaralık gibi yapılanmalarla birlikte, Alevileri, Kürtleri, ekolojistleri, feministleri, eşcinselleri bir çatı altında toplamak ve ülkenin çatı partisi olmak iddiasındalar.
Bu farklı çatı  oluşumlarını aslında bir çatı altında toplayabilecek, ortaklaştıracak olan; sosyal devleti hedefleyen, reformlarla sınırlı refah kapitalizmini yeniden inşa etmeyi önüne koyan, çoğulluk indirgemeci (etnik, mezhepsel, cinsel, ekolojist) görüşleridir.
Oysa solun toplumsallaşması  parantez içerisinde saydıklarımızı sınıfsal bütünlük içersinde düşünmek ve örgütlemekten geçmektedir.
İşin asıl zor, meşakkatli, uzun erimli kısmı bunu düşünmekten öte örgütleyebilmek ve de toplum fabrikalarındaki prekaryanın söz, yetki ve karar sahibi olmasıdır.
Bu ülke nüfusunun neredeyse dörtteüçü yoksul yada yoksulluk sınırındadır. Aslında varlıklı kentlilerin yaşam alanı anlamına gelen Macar kökenli “varoş” sözcüğü ülkemizde tam tersi bir anlam taşımaktadır. 1970’li Yıllardan bu yana yaklaşık 23 milyon insan yerinden, yöresinden göç etmiş ve çoğunluk metropollere yerleşmiştir. Bu yerleşiklerin geri dönüşü genelde söz konusu değildir. Zira bunların yüzde 65’i kentte kalıcı olmaya kararlıdırlar. Büyüyen kent ile birlikte eski varoşlar kent içerisinde kalmış merkeze dahil olmuşlardır. Yine diğer yandan hızla büyüyen yakın kentler aralarındaki kırsal ilçe ve beldeleri de neredeyse kente dönüştürmüş, onları da içine almıştır. Bu yaşananlar klasik sınıf olgusunu heterojen bir yapıya dönüştürmüştür. Böylesi heterojen bir yapıyı bir potada eritmek ancak yeni bir kültür oluşumunun, devrimci bir dönüşümün sağlanması ile olabilecektir.
Daha homojen bir yapıya sahip varoşlarda devrimci bir dönüşümün olanakları şüphesiz daha fazladır. Her üç haneden biri geniş aile kavramına uygun düşen bir yapılanmaya sahiptir. Yüzde 75’inin Ortalama 500-600 TL’lık aylık hane geliri bulunmaktadır. Eğitim olanakları dolayısıyla seviyesi son derece düşüktür; yüzde 76’sı ilkokul ve altı eğitim almışlardır. Bu oran kadınlarda yüzde 71’i bulmaktadır. Kadınlardan söz etmişken, varoşlarda yaşam sürdüren kadınların yaşam koşulları zaten kötü olan bir ortam içerisinde son derece kötüdür. Yüzde 75’i ev kadını konumunda işsiz ve çoğu sosyal haklardan mahrumdur. Bir de buna geleneklerin acımasızlığını eklerseniz ortaya son derece vahim bir durum çıkmaktadır. Son dönemlerde burjuva egemen kültürün özellikle görsel medya aracılığıyla pompalanması sonucu ve ayrıca AKP’nin sadaka kültürü oluşturmasıyla komşuluk ve hemşehrilik dayanışması çözülmeyi sürdürmüş olup bitme noktasına gelmiştir. Tutucu, gerici eğilimler yükselmiş olup bireysellik ön plana çıkmıştır. Son derece karamsar ( özellikle gençler içerisinde), kötümser ve gelecek kaygısı içerisindedirler. Ancak buna rağmen kendilerini mutsuz hissettiğini söyleyenlerin oranı yüzde 11 civarındadır. Bu çelişkili durum kapitalizmin yabancılaştırması sonucu doğmuştur. Pek çok görüşün aksine kanaatkar olmaktan öte bir ruh halinde olup öfke doludurlar. Sorunlarına çözüm bulamamanın sıkıntısı içerisindedirler. Bu noktada çözüm arayışları da zaten pek bulunmamaktadır. Örgütsüzdürler. Yüzde 85’i hiç bir parti üyesi değilken yine yüzde 92’si hiçbir STK’ya üye olmamışlardır.
İşte varoşlar böylesi bir toplumsal görünüm çizmektedir.Bu portre bize metropollerin kenarından merkezine kadar toplum fabrikalarında bir araya getirilecek prekaryalar için devrimci bir öznenin kendini göstermesi gerçeğini ortaya koymaktadır. Yoksa , 21. yüzyılda gelinen kapitalizmin krizleri ortamında refah kapitalizmi yaratmanın hayallerini değil.



birgun.net'ten alınmıştır...
http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1167609600&news_code=1257338971&day=04&month=11&year=2009

İDAM HEVESLİSİ/ Özgür MUMCU...

 

“Türk Solu” adındaki nasyonal sol yayın organı Kürt açılımına tepkisini kendisinden beklenecek şekilde verdi. Dergi şu başlıkla çıktı: “Dağa çıkanı da, dağa çıkartanı da, dağdan indireni de, hepsini asacağız”. Buldukları bu dâhiyane sloganın “ve hatta dağı da asacağız, dünyayı giyotine götüreceğiz” diye devam etmesini beklerdik, gerekli özen gösterilememiş.
Kürtler başta olmak üzere Türk olmayan her şeye saplantılı bir tutkuyla karşı olan bu derginin özelliği solcu ve Atatürkçü olduğunu ileri sürmesi. Bunu yaparken de mesela Ergenekon davası sanığı, MHP sempatizanı avukat Kemal Kerinçsiz’e “yılın Gandisi” ödülü vermesiyle meşhur.
Çok da önemi olmayan egzantirik bir dergi yani “Türk Solu”. Neden solcu olduklarını ileri sürdüklerini anlamanın güçlüğü dışında üzerine çok da kafa yorulmaması gereken bir oluşum. Dergide yayınlananların saçmalığı nedeniyle bazı yazıları eğlenme ve dalga geçme amaçlı okumakta ise sakınca yok.
EMEKLİ HAKİM
Derginin kendisi çok önemli olmasa da, yazarları arasında önemli isimler var. Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden bunlardan biri. Yıllarca temel hak ve özgürlüklerin belirlendiği Anayasa’yı koruma görevini yürütmüş birinin etnik ayrımcı bir dergide yazması ciddi bir sorun. Özden bu sebeple kendini savunmuş son yazısında. Türk Solu’nda yazma gerekçesini şöyle izah etmiş:
“Atatürkçü gençleri destekliyorum. Bunun dışında yönetsel, siyasal, akçalı hiçbir ilgim yok. Yalnız TÜRKSOLU’na değil Sözcü’ye, Gözlem’e, Maya’ya, Mücadele’ye, Sorgun Postası’na da yazıyorum.”.
Bir eski Anayasa Mahkemesi başkanı, Atatürkçülük üzerine kitaplar yazmış biri olarak Yekta Güngör Özden’e göre Türk Solu dergisi Atatürkçü gençlerin dergisi. Demek ki derginin içeriği de Özden’in kafasındaki ideal Atatürkçülüğü yansıtıyor. Şayet öyleyse Özden adına üzülmemek elde değil. Çünkü derginin bu güne dek yayınladıkları bir emekli Anayasa Mahkemesi Başkanı açısından kaygı verici. Çünkü Anayasa Mahkemesi başkanlığı herhangi bir devlet memuriyeti değildir. Bu görevden ayrılanların da en azından görev yaptıkları makama saygıdan yazı yazdıkları yerleri dikkatle seçmeleri gerekir.
KANLI URGAN
Özden “Alışverişimi Türk’ten yapıyorum, param PKK’ya gitmiyor” diye kampanya yapıp Kürt esnafı hedef almış bir derginin yazarıdır.
Aynı dergi “Türk oğlu, Türk kızı Türklüğünü koru” başlıklı bir yazıda “Türk,  Kürt dizisi izlemez,  Kürtçe müzik dinlemez, Kürtçe müzik çalan barlara gitmez, Kürtçe konuşulan minibüse binmez, Kürtçe kaset satan dükkandan alışveriş yapmaz” diye kinini duyurmaktan çekinmemişti. Bir Anayasa Mahkemesi başkanının en azından bu ayrımcı ve ırkçı yazıdan sonra dergiden ayrılması beklenirdi. Özden ise aksine dergiye daha da sahip çıkmakta bir sakınca görmeyerek “Atatürkçü gençleri” desteklemeye devam etti.
Ellerinde kanlı urganlı posterlerle idam ve ölüm diye bağırarak gösteri yapanların, imkanları olsa Kürtlerle alışveriş yapılmasını yasaklayacak, Kürtçeyi yeryüzünden sileceklerin dergisinde en büyük Atatürkçü olduğunu iddia eden bir Anayasa Mahkemesi başkanı yazıyorsa bu memlekette çok ciddi bir sorun var demektir.
Etnik ayrımcılığın, nefret suçunun, idam heveskârlığının Atatürkçülükle savunulması herhalde emekli Anayasa Mahkemesi başkanlarından beklenecek bir hareket değildir.
İşin daha vahim kısmı, Özden’in evvelden beri bu fikirlere sahip olması ihtimali. Başkanlığı döneminde mahkemenin vermiş olduğu kararlarda Özden’in verdiği oylarla yazdığı gerekçeler bir de bu gözle değerlendirilmeli.
Bir de Anayasa Mahkemesi üye seçerken etnik ayrımcılıktan uzak kişiler bulmaya gayret edilirse isabetli olur. Memleketin bir itibarı olsun isteniyorsa elbette.



birgun.net'ten alınmıştır...
http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1236937323&news_code=1256906333&year=2009&month=10&day=30

EDEBİYATÇI, SEN UYURSAN HERKES ÖLÜR!

Bir grup yazar Ceylan Önkol olayına dair bir bildiri hazırladık; ne gereği var denildi, edebiyatın kendisi müdahaleymiş, aslolan metinmiş!...

Adamın biri Ataç’a, ‘Ah üstadım,’ demiş; ‘şu solcuların hepsini öldürmek lazım!’ Ataç şöyle bir bakmış, of çekmiş. Bizim katil devam ediyor: ‘Sen tabii niye diye soracaksın  şimdi...’ Ataç sözünü kesmiş arkadaşın: ‘Sormayacağım.’ Aynı hesap işte: Bir grup yazar Ceylan Önkol olayına dair bir bildiri hazırladık; ne gereği var denildi, edebiyatın kendisi müdahaleymiş, aslolan metinmiş!
Fakat o ‘metin’lerin ilk baskısı, onlar yüzünden bin adet basılıyor işte. Biraz da onlar yüzünden, geçenlerde bir genç kız, Halid Ziya’nın Aşk-ı Memnu’sunu görünce Aşk-ı Memnu’nun da kitabı çıkmış ya, diyebiliyor. Onlar yüzünden Muzaffer Buyrukçu unutuldu, bir Salâh Birsel sokağımız, bir Sevgi Soysal Edebiyat Enstitümüz yok; onlar yüzünden başkalarının arak senaryoları fahiş fiyatlara satılırken, Orhan Kemal sabahın dördünde kalkıp yazdıklarını, ekmek peşinde yok pahasına satıyordu. Biraz da onlar yüzünden korsan kitap var. Onlar yüzünden okullardaki edebiyat kitapları dökülüyor...
Yazdığımız bildiri Birgün’de de basıldı. Önkol’un ölümüne dair herhangi bir tarafta durmadık, olayın aydınlatılması ve bu işin kamuoyu önünde yapılmasıydı talebimiz. Devletlerin, ülkelerin, siyasi uzlaşmaların, bir insandan daha değerli olamayacağını söyledik. Katılan da sağolsun katılmayan da... Fakat katılmayanın, bir şeyler yapmak için çabalayana tepkisi itici. Yazar da insanlar arasında bir insan değil mi? Toplumsal olandan payına düşeni yaşamıyor mu o da? Yaşar Kemal, barış süreci içinde metinleri yetersiz olduğu için mi yer aldı?
Hem kim belirler böyle kuralları? Aslolan metinmiş! Buna inanan kişi için usta yazar İtalo Calvino’nun ‘denyo’ olması  gerekir değil mi? (Osman Cemal Kaygılı, Argo Lügatı’nda denyoyu zıpır, kaçık olarak nitelemiş). Öyle ya 1923’te Küba’da doğmuş, iki yaşındayken ailesiyle birlikte İtalya’ya göçmüş ve San Remo’ya yerleşmişler. Calvino 17 yaşındayken 2. Dünya Savaşı başlamış, o da kalkıp direniş hareketine katılmış, sonra da komünist partiye üye olmuş. 1956’da, SSCB Macaristan’ı işgal edinceye dek partide görevliymiş. Yani 33 yaşına kadar. ?imdi, bu adam 62 yaşında ölmüş. 17 tane kitabı var.
En baba klişelerden biri de şu: ‘Edebiyatın, tek müdahale biçimi dil’miş. Üretin deniyor yani. Calvino da ömrünü ikiye ayırıp biraz yazarlık, biraz da aktivistlik yapayım demedi herhalde, üretmiş adam! Hem ne üretmek!
Nâzım için de denir ya: ‘Mücadelesi olmasaydı bu kadar tanınmazdı...’  Nasıl olacaktı? Mücadelesi olmasaydı Nâzım, Nâzım olup da o şiirleri yazacak hayatı yaşar mıydı? Yazdıkları  hayatıyla ilişkilidir, hayatıysa yazdıklarına ilişkin.
?imdi de Roman Kacew’e gel vatandaş! Bu güzel ağbi İkinci Dünya Savaşı’nda, Almanya'ya karşı savaşmak için Fransa'ya göçer, adını da Romain Gary olarak değiştirir. Paris'te hukuk okur. (Neyse ki bizim 1982 anayasımızı görmedi.) Fransız Hava Kuvvetleri’nde uçak kullanmayı öğrenir. Naziler Fransa’yı işgal edince İngiltere'ye uçar ve Özgür Fransız Kuvvetleri bünyesinde Avrupa ve Kuzey Afrika'da hizmet verir. Pilot olarak 65 saatten uzun süre uçup 25'in üzerinde başarılı saldırıda yer almıştır. (Dille müdahale etmemiş terbiyesiz!) Gösterdiği kahramanlıklar nedeniyle kendisine çok sayıda onur nişanı ve madalya verilir. Ha, bunların dışında Fransız diplomatik servisi için çalışmış, BM Fransız Delegasyonu sekreterliği yapmış, Fransa'nın Los Angeles başkonsolosu olmuş. Sonra da yeter artık bitsin bu işler, oturup da romanlarımı yazayım, dünyanın iki Goncourt ödülü alan tek yazarı olayım, 20. asrın edebiyat skandalına imza atayım demedi herhalde. Beynine bir kurşun sıkacak cesareti de ona yaşamı verdi belki... Kim bilir?
Tabii Melih Cevdet’in o güzelim şiiri de var: Telgrafhane
‘Uyuyamayacaksın / Memleketinin hali / Seni seslerle uyandıracak / Oturup yazacaksın / Çünkü sen artık o eski sen değilsin / Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin / Durmadan sesler alacak / Sesler vereceksin / Uyuyamayacaksın / Düzelmeden memleketin hali / Düzelmeden dünyanın hali / Gözüne uyku giremez ki... / Uyumayacaksın / Bir sis çanı gibi gecenin içinde / Ta gün ışıyıncaya kadar / Vakur metin sade / Çalacaksın.’
Uyumamak gerekiyor; filmi izler miyim bilmem ama replik çok hoşuma gitti: ‘Sen uyursan herkes ölür!’



birgun.net'ten alınmıştır...
http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1200090594&news_code=1256478462&year=2009&month=10&day=25

Barışı Kışkırtmak… - Orhan Aydın

Türkiye tiyatrosu, kendi kavgasının içinden doğmuş bir yapı içerir.

Acılar, eziyetler, yasaklar, cezaevleri, tutuklanmalar, sahtecilikler yaşamış bu alan, kendi haklarını koruyan ve geliştiren ortak bir örgütlenme gerçekleştirmekte geri kalmıştır.

Bu durumun elbette sayısız nedeni vardır.

Bütün bir ülkenin içinden geçtiği siyasal süreç, her alandaki örgütlenmenin önünü tıkamış, dünyada eşi benzeri az bulunur yasakçı uygulamalarla bu durum yaygınlaştırılmış, işçiler, emekçiler, çalışanlar, emekliler, gençler örgütsüzleştirilmiş, giderek emekçi halkın hayat damarları kesilmiştir.

AB sürecinin dayatmalarını kendi siyasal çıkarları için kullanan 7 yıllık AKP hükümeti, örgütlenmenin engellenmesi için ne gerekiyorsa yapmasını bilmiş, iş yerlerinde, fabrikalarda ve tüm yaşam alanlarında yandaş sendikalar ve örgütlülükler üreterek önemli adımlar atıp, kazanımlar elde etmeyi becerebilmiştir.

HAK-İŞ örgütlenmesi bunun en iyi kanıtı olarak karşımızda durmaktadır.

Bu gün işçi sınıfı sendikal örgütlülüğünden yükselen ses, aslında 12 Mart ve 12 Eylül süreçlerinde çokça duyduğumuz seslerden farklı değildir.

Anımsarsak, darbeci faşist generaller DİSK’in kapısına kilit vurmuşlar sonra da alanlardaki örgütlenmeyi önce TÜRK-İŞ’e sonra, daha da yandaş örgütlenmelere kaydırmakta ustaca manevralar yapmışlar; dipçik zoru ve “iş güvenliği tehditleri” ile sarı sendikacılığın palazlanmasına olanak sağlamışlardır.

Patronların ve tüm sermaye çevrelerinin gözetilen çıkarları ile darbecilerin amaçları ve de emperyalist tekellerin kanlı çıkarları örtüştüğü için de başarılı olunmuştur.

Tüm çalışma hayatımızdaki örgütlülükler gericiliğin ve faşizmin kuşatması altına sokulmaya çalışılmış, iş ve çalışma barışı darbeler yemiş, kurdurulmuş sendikaların ve yandaş örgütlerin büyükçe bir kısmı insan onuruna saldıran uygulamalarla adlarını tarihin kara sayfalarına yazdırmışlardır.

77 kanlı 1 Mayıs’ı devlet ile el ele vermiş bu gerici damarın da bir oyunudur.

Amaç, haklarını haykıran insanlığın geleceğini karartmak, toplumda yılgınlık ve suskunluğu hakim kılarak sermaye çıkarlarının bayraktarlığını yapmak ve yükselen devrimci-sosyalist dalganın önüne kanlı bir set kurarak iç barışı darmadağın etmektir.

Alanımız bu süreçte meydanlarda olmuş, işçilerin, emekçilerin, devrimcilerin yanında saf tutmuş ve örgütlü topluma olan inancını defalarca tekrar ederek; sanatın değiştirici, barışık gücünü seslendirmiş, bu anlamda ürünler vermek için yoğun çabalar harcamıştır.

Önce TİSEN (Tiyatro İşçileri Sendikası) sonra SİNE-SEN (Sinema Emekçileri Sendikası) bu iç çatışmaları yoğun olan süreçlerin, sanatsal alandaki, başı dik ve onurlu bayrağı olmuş örgütlülükler olarak yaşam bulmuşlardır.

TYS (Türkiye Yazarlar Sendikası) ise alnı ak, namuslu aydın ve yazarların ortak direnme evi olarak hayat bulmuştur.

Her iki faşist darbenin, tüm baskıcı ve yok edici uygulamalarından alanımızda etkilenmiş, suskun toplum isteyen generaller, sermaye ve emperyalist odaklar; amaçlarına ulaşmak için sanat ve sanatçılar üstündeki ayak oyunlarını, yeni yarılmalar oluşturarak sürdürmüşlerdir.

Bu dönemlerin hemen ardından ortaya çıkan dernekleşmeler ve vakıf yapılaşmaları ise, alan sorunlarını dile getirmekte güçsüz kalmış, sistem içi arayışlarla günlük iyileşmeler için, deyim yerindeyse adeta iğneyle kuyu kazılmıştır.

Bütün bu süreçte TBMM, tüm taleplere-önermelere kapılarını kapamış, alanın daha da boğulması için yeni uygulamalar gerçekleştirmiş, ‘sanatta yasakçılık’ devlet politikası haline getirilmiştir.

Bırakın büyük kentlerimizi Anadolu’nun herhangi bir kentinde oyun oynamak polis-savcılık izinlerine bağlanmış, baskılar toplumsal gerçekçi sanat ürünlerinin üstünde kara bir kırbaç gibi sallanmıştır.

AKP, işte bu süreçlerin ürünü bir siyasi organizasyon olarak ortaya çıkarılmıştır.

Esas olarak da, 12 Eylülden devraldığı ‘sanata ve sanatçıya düşman olma’ tavrının koruyucusu ve uygulayıcısı olarak kendi kitlesi ve yaratıcılarına hizmet vermek uğraşındadır.

Cemaat kültürünün o en geri uygulaması diyebileceğimiz ‘kendinden olmayana yaşam hakkı tanımama’ anlayışı, sistemli biçimde örülmüş, alanımızın tüm sorunlarına kulaklar tıkanmış, uygulamalara karşı çıkanların ise, başları ezilmek istenmiştir.

Yerel yönetimlerdeki sanat alanları yandaşlara sunulmuş, para kaynakları dinci cemaat ve vakıfların kasalarına akıtılmıştır.

Yarılmalar oluşturmak için sanatçılar içinden devşirmeler gerçekleştirilmiş, bazı kurum veya merkezlerin başına getirilen bildik isimler sayesinde ise suskunluk çoğaltılmış, tüm özlük haklarımız gasp edilmiş, salonlarımız yıkılmış, kapılarına kilitler vurdurulmuştur.

Bugün kentlerin merkezlerinden tüm sanat yaratıları ötelenmiş, insan hayatının o en büyülü gerçekçiliği sahipsiz bırakılmıştır.

Bu durumun oluşturduğu sorunlar sarmalı ise, sanat kurumlarını ve yaratıcılarını ‘yaşanmaz’ duruma kadar itelemiştir.

Hem Devlet Tiyatrolarında, hem Şehir Tiyatrolarında belli yasa ve tüzüklerle sanat üretmeye çabalayan dostlarımızla, profosyonel-amatör ve üniversite tiyatrolarında kavga sürdüren yaratıcılarımızın arasında ortak bir köprü olmaması, sorunları ayrıştırmış ve zamanla dağ gibi büyüyen alandaki karmaşa içinden çıkılmaz bir hal almıştır.

Bu gün tiyatromuz da kriz, her anlamı derinliğine yaşanan bir olgudur.

Hep birlikte, anlımızın akıyla içinden çıkabileceğimiz yeni bir devrimci durumun yaratılması ise, tüm alanımızın çıkış kapısını da sonuna kadar aralayacaktır.

Önemli olan, güç birliğini yaygınlaştırarak, dayanışma geleneğini yeniden ortaklaştırmaktır.

Bunun için yapılacak her eylem, her girişim, her çağrı bizleri birleştiren ortak hattın ekseninde çoğaltacak ve sistemle hesaplaşmanın asal örgütlülüğünü doğuracaktır.

Urla buluşmasının ardından İstanbul’da toplanan Tiyatro Kurultayı, şimdi ikinci büyük toplantısını gerçekleştirmek için Ankara buluşmasına hazırlanıyor.

Tüm tiyatro örgütlerinin katılımıyla gerçekleştirilecek bir çatı örgütlenmesinin eşitliğin, barışın ve birlikte yaratma kültürünün ortak sahnesini oluşturacağına dair inancım sonsuzdur.

Bu örgütün nasıl bir yapı içerdiği ise, yine alandaki örgütlerin ve meslektaşlarımızın ortak aklı olarak yaşam bulmalıdır.

Hepimiz biliyoruz ki, sanatçılar insanlığın mutlu geleceği için mücadele eden, haklarını zalimlere teslim etmeyen, eşitlik ve özgürlükçü o büyük devrimci damarın iz sürücüleridirler.

Yeni devşirme politikaların ve sahtelenmiş açılımların eşiğindeki ülkenin, sanatla aydınlatılmasının tarihsel sorumluluğu ise, unutulmamalıdır.

İçimizdeki barışı kışkırtmanın tek yolunun da, örgütlenip kavgaya atılmaktan geçtiği gün gibi açıktır.



sol.org.tr'den  alınmıştır...
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/orhan-aydin/barisi-kiskirtmak-20036

« Önceki ::