TEKEL DİRENİŞİ NEYİ KABUL ETTİRİYOR...

Bir kıpırdanma var… Hafif bir esinti, bir direnç, karşı tavır…
Bunu köşe yazarlarından, haberlerdeki değişikliklerden, halktaki tepkilerden, suyun yukarı doğru akmasından... Birçok şeyden anlamak mümkün.
Direncin, hükümet de farkında ve bu yüzden de asabileşiyor, hırçınlaşıyor.
Yeterli bir direnç değil belki, ama var...
Tekel işçilerinin direnişi, başlangıç noktasını oluşturmuştu.
Tam da sular yukarı doğru akmaya başladığında, Tekel işçileri yeniden Ankara sokaklarına daldı.
Hükümet ise, bir önceki direnişte “ipleri kaptırdığı” Tekel işçilerine bu kez “aman vermemek” için hazırlıklıydı.
Öylesine hazırlıklıydı ki, eyleme katılan işçilerden çok polis görevlendirilmişti. Kente işçileri taşıyan otobüsler Ankara girişinde durdurulmuştu, ama işçilerden bazıları başka araçlarla Ankara’ya, “işgal altındaki” topraklara sızmayı başardı.
Helikopterler sürekli devriye uçuşu yapmaya başladı, Kızılay’a barikatlar kuruldu, Türk-İş binasına gitmek isteyenler engellendi ve beklendiği gibi arbede çıktı. Her zaman olduğu gibi polis gaz kullandı. Mithatpaşa caddesi trafiğe kapatıldı ve 3 bin Tekel işçisini engellemek üzere 5 bin polis görev yaptı.
Bunun adı, direncin farkına varılmasıydı.
Bu kez hükümet, kendi deyimiyle “kuru gürültüye pabuç bırakmama” kararındaydı.
Kuru gürültü... İşte hükümetin en başından beri farkına varamadığı ve “kuru gürültü” diye adlandırdığı şeyin adıydı “direniş”.
On yıllardır unutulan kavram...
Başta bir “direnç” olarak algılanmayan, bir “kıpırdanma” olarak görünen Tekel işçilerinin hareketi, kıpırtısız bir suya atılan taşın çizdiği daireler halinde genişledi.
Artık hükümet, bir “tsunami” etkisinden korkmaya başladı ki, Mithatpaşa, Tuna caddesi ve çevre sokaklarda “tsunami” alarmı verdi ve barikatlar kurdu.
Saat 15’i geçtiği sıralarda, işçiler Sakarya caddesinde toplanmaya başlamış ve Türk-İş Genel Merkezi binasına doğru yürümeye çalışıyordu. Polis de bunu engellemeye kararlı görünüyordu.
Eylem, bu haliyle bitse bile, ok yaydan çıkmıştır artık. Dünyanın gündemine bile düşen Tekel işçilerinin “direnişi”, hükümetin yaptığı her tür engellemeye rağmen kendi hanesine “artı” eklemeyi sürdürecektir.
Stefan Zweig’ın “Satranç ve Bunalım” adlı uzun öyküsündeki dünya satranç şampiyonunun başını kaldırıp bakmak zorunda kaldığı gibi bir “direnç” söz konusu.
Öyküyü anımsatmakta yarar var: Dünya satranç şampiyonlarından biri, şampiyonaya katılmak üzere bir gemiyle seyahat ederken, yolcular kendisiyle maç yapmak ister. Para düşkünü şampiyon, gruplar halinde gemi yolcularıyla satranç oynar ve hepsini kazanır. Sonunda yolcular gruplar halinde toplanıp, hamlelerini bir köşede planlayıp, şampiyonun karşısına öyle çıkmaya başlarlar, ama yine yenilmekten kurtulamazlar.
Bir gün aralarına bir “yabancı” katılır. Oyunu analiz eden gruba hamleyi nasıl yapmaları gerektiğini söyler ve “bu hamleyle ancak beraberliği kurtarırsınız, yoksa yenilgi kaçınılmaz,” der.
Yolcular şampiyonun karşısına gelirler ve “yabancının” önerdiği hamleyi yaparlar.
Şampiyon, tahtada belli bir güçle karşılaştığını anlar ve karşısında duran yolcu grubuna şöyle bir göz atar. O an “yabancıyla” göz göze gelir.
Direnç orada duruyordur işte…
Öykü bu kadar değil elbet, o “yabancının” kim olduğu, geçmişi ve satrancı nereden öğrendiği anlatılır, ama bunun konumuzla ilgisi yok.
Konumuz “direnç”.
Bugüne kadar savunulamayacak yanlışları bile göklere çıkarmayı, övmeyi kendine “ödev” edinmiş “yandaş medya”nın yarım adım da olsa geri çekilmeyi, en azından olduğu yerde durmayı düşünmeye başladığı izleniyor artık.
İyi polis-kötü polis” taktiğinin de tutmadığı anlaşıldı. Bir yanda yaman biçimde eleştiriler yayımlanırken, öteki sayfalarda vıcık vıcık yazılar karşı cevap oluşturuyordu. Anlatıldığı gibi olmadığını bildiğiniz bir yığın olay, “perde arkası” adıyla önünüze yeniden sürülüyordu ve yandaş olmayanlar için yapacak hiçbir şey yoktu.
Hâlâ da yok! Medya üretimi tekellerinde olduğu sürece, direnç göstermeye kalkışanların seslerini duyurabileceği alan çok sınırlı.
Kısacası, somut olarak değişen fazla bir şey yok, ama bir “direnç” var.
Şampiyon olmasa da bir yığın politikacı, köşe yazarı, sivil toplum örgütü yöneticileri ve hükümetin “koşulsuz” savunucuları ve emir komuta içindeki görevlileri başlarını hafifçe yukarı kaldırıp “yabancı” arama ihtiyacı duymaya başladı bile.
Ancak, ortada artık bir yabancı değil, “yabancılar” söz konusuydu.
Bir Mayıs kadar artık 1 Nisan’ın da tarihte yerini alacağı belli oldu.
Bu, Steinbeck’in “elma bahçeleri işçilerinin” grevi kadar etkili ve destansı bir direniş haline geldi ve Zonguldak maden işçileri gibi asfaltlarda sesini duyurmaya başladı.
Geri dönüş yok gibi görünüyor ve çırpınan Ankara valiliği ve emniyeti, elindeki tek silahı, “şiddet ve ihtarı” kullanmaktan başka bir şey yapamıyor.
Bu da “bumerang” gibi geri tepiyor.
Bu işin arkasında PKK var,” aldatması da yetmiyor.
Bunlar zamanında AKP’ye oy veren işçiler. Ağızlarına bir parmak bal çal, yine AKP’ye oylarını verirler,” kışkırtması da yemiyor.
Yapacak şey yok hükümet için. Polis gücünü sıklaştırmak, biber gazı stokunu artırmak, coplarını “bileylemek” dışında... Yok!
Savunulan konularda söz sınır bittiği zaman, iki seçenek vardır: Ya sınırı da aşar ve savunmaya devam edersiniz, ki çok tehlikelidir. Ya da birkaç adım geri atmayı göze alıp, neler olduğunu yeniden değerlendirirsiniz. Elbette bunun da tehlikesi vardır. Bir kere, var olan ve eleştirilen “statüko”dan bu kez ayrılmak zorundasınızdır. Sürekli eleştirilen “statüko”nun tam ortasında olduğunun farkına varmak zorundadır yazar, yönetici veya düşünür.
Kayıplar elbette olacaktır, ama “devran değişiyorsa” eğer, bu kez de kazanca kucak açma olasılığını elde bir “koz” olarak tutmak, değişen düzene karşı bir “sübap” görevi görecektir.
Hesap tutmayabilir, ama zaten o ana kadar şiddetle savunulan kalelerin burçları titremeye başlamıştır ve yıkılması muhtemel kale surlarının altında kalmamak içni mutlaka, ama mutlaka bir “direnç” gösterme zorunluluğu olacaktır.
Türkiye’nin liberal ve aydın kesiminin sıkı bir kavgasıdır bu ve kavgayı kimin kazanacağına şimdiden karar vermek zordur.
Terazinin kefesi, değiştirilmeye çalışılan sistemin duraksamasından hareketle, cumhuriyet kazanımlarının kolay kolay terk edilmeyeceği tarafına doğru ağır basmaktadır.
Tekel direnişi bunu “alıştıra alıştıra” kabul ettiriyor işte..

 

odatv.com'dan alınmıştır...

http://www.odatv.com/n.php?n=-tekel-direnisi-neyi-kabul-ettiriyor--0104101200

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !